HİKMET ALTUNÇİZME

HİKMET ALTUNÇİZME

BİR ROMANIN İÇİNDEN SİVAS’A BAKMAK

Sivas’ın insanını yine Sivas’la anlatan, şehirde zamanın ağır ağır örttüğü hatıralarına, seslerine ve suskunluklarına da eğilen Sivaslı bir yazardan ve onun hafızamda kuvvetli bir bırakan romanından söz etmek istiyorum: Haldun Çubukçu’dan ve geç keşfetmiş olmaktan teessür duyduğum “Allah’ın Adamı” romanından.

Haldun Çubukçu’yla tanışmam, edebiyat dünyasında kimi zaman bir kitabın başka bir kitaba, bir şairin başka bir yazara, bir dost sözünün ise hiç ummadığınız yeni bir edebî keşfe kapı araladığı o güzel tesadüflerden biri sayesinde oldu. Köklü ve muteber yayınevlerinde editörlük yapan kıymetli bir dostumuza büyük şair Özdemir İnce’nin Haldun Çubukçu’yu ve eserini tavsiye etmesiyle başlayan bu yol, editör arkadaşımızın okuduklarından bana sitayişle söz etmesiyle devam etti ve nihayet beni Çubukçu’nun edebiyatıyla ve bunca zaman nasıl olup da gözümden kaçırdığıma şaştığım “Allah’ın Adamı” romanıyla buluşturdu. Romanın henüz ilk sayfalarında karşıma yalnızca iyi kurulmuş bir romandan farklı olarak dili üzerinde düşünülmüş, kahramanlarını yaşadığı yerden ayırmadan anlatmayı bilen, güçlü bir edebî metin çıktı. Fakat beni asıl sevindiren, bu metnin ardında Sivas’ta doğmuş, şehrin sokaklarını hatıralarıyla, eski konaklarını içlerinde biriken insan hikâyeleriyle, mahallelerini ise oralarda yaşanmış hayatların bıraktığı izlerle tanıyan güçlü bir yazarın bulunmasıydı.

“Allah’ın Adamı”, 2011 senesinde tek baskıyla sınırlı kalan ve sonrasında ne yazık ki yeni baskılarla okura yeniden ulaşamayan, Sivas’ta geçen gerçek bir hayat hikâyesini romanın imkânlarıyla yeniden kuran biyografik bir anlatı. Romanın merkezinde ise “Hayatımı anlatsam roman olur.” sözünü doğrularcasına yaşanmış bir ömrün sahibi, 20. yüzyıl Sivas’ının tanınır bir yüzü olan, yaşamının neredeyse tamamını Gökçebostan’da Kuru Sokak ile Sulu Sokak arasında ve Bezirci’de geçiren Emin Ünal’ın hayatı var. Emin Ünal aslen Şarkışlalı ancak aklının yetmediği yaşlarda Erken Cumhuriyet Devri sosyal, kültürel ve siyasi hayatında ağırlığı hissedilen münevver şahsiyetlerin yer aldığı Çubukçu ailesinin evinde, onların oğulları ve kardeşleri olarak büyüyen bir “deli rüzgar”. Yazarın deyimiyle “40 yaşına kadar sarhoşluklar, serserilikler, askeri hastaneler, elektroşoklar, kırılmış bütün içki içme rekorları…40 yaşından sonra ise müthiş bir arınma, atletizmde ve kayakta rekorların peşinden koşma, hiç kimsenin katlanamayacağı eziyetlerle irade terbiyesi…” İşte roman kahramanımız Emin Ünal’ın ve onu Sivas’ta tanıyan pek çok kişinin hafızasında kalan o sıra dışı hayatın belki de en kısa özeti budur. Fakat Emin Ünal’ı ilginç kılan yalnızca ömrünün iki yakası arasındaki bu büyük tezat değildir. Uzun yıllar Sivas Askeri Dikimevi’nde muhasebecilik yapan “roman kahramanı”mızın, mesleğinin sınırlarıyla açıklanamayacak derecede geniş ve şaşırtıcı bir bilgi dünyası vardır. Tabiata duyduğu büyük merak zamanla güçlü bir coğrafya bilgisine dönüşmüş, fen bilimlerine ilgisi ise onu özellikle kimya ve biyolojinin içine çekmiştir. Öyle ki öğretmenleri, akademisyenleri, doktorları şaşırtacak kadar ayrıntılı bilgiler ortaya koyabilen, öğrendiğini zihninde tutmakla yetinmeyip onun ardındaki düzeni kavramaya çalışan kendine mahsus bir alaylı âlim gibidir. Hele kimya…Yetmişini aştığında bile periyodik cetveli ezbere bilmesi, elementlerin arasındaki düzen ve akrabalıkları muhakeme ederek düşünmesi…Demirin, hidrojenin, bakırın, karbonun ve nicesinin çok sevdiği Yaradan’ın bu muhteşem sisteminde var olma gayesini alışmış kalıplardan sıyırıp dile getirmeye sevmesi bambaşka bir figürle baş başa bırakıyor bizi. Ömrünün ilk yarısını alabildiğine savrularak yaşayan Emin Ünal hayatının yarısından sonrasında bütün aşırılıkları, düşüşleri, tutkuları, merakları ve kendisini yeniden inşa etme çabasıyla müthiş bir sporcuya dönüşüyor. Antrenmanlarını hayatındaki hemen her şey gibi sıradan ölçülerin dışında gerçekleştiriyor. Roman boyuncu yağmur, kar, fırtına demeden evden çıkıp koşa koşa Meraküm tepesini aşması, oradan Paşa fabrikasına, oradan şehrin nice tepelerine durmaksızın koşması…Akşam namazına evin yakınındaki Çatalpınar Camisi’ne değil de bir koşu Yukarı Tekke’deki camiye gitmesi…Canı sıkılınca yine bir koşu Taşlıdere üzerinden Tecer Dağı’nın yamaçlarına gidip gelmesi… Yaşamı boyunca şehir içinde hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaması, hiçbir araca binmemesi… Spor ile gündelik hayat arasındaki tüm sınırları ortadan kaldırması…Her şeyiyle sıra dışı bir adam Emin Ünal. Ellisini geçince Hürriyet tarafından her yıl İstanbuk’da düzenlenen maraton yarışı Dedeler Koşusu’nda birinci olup Sivas’ta çiçeklerle karşılanıyor. Hatta sonraları dünya şampiyonu ve meşhur maratoncu Bill Rodgers tarafında “bravo mister” ögüsü alacak kadar azmediyor ve kimsenin üstesinden gelemeyeceği irade terbiyesiyle okuru kendi kendine sorduğu düşüncelere boğuyor.

Haldun Çubukçu ise bütün bu savruluşun, arınmanın, azmin ve irade terbiyesinin ortasına romanın belki de en çetin insanî meselesini yerleştiriyor: Yetmişini aşmış Emin Ünal ile yüz yaşına doğru yürüyen ve bakımını neredeyse yalnızca onun üstlendiği annesi “Çerkez Anne” arasındaki ilişkiyi. Romanın psikolojik derinliğinin en fazla hissedildiği yerlerden biri göre burası. Çünkü Çubukçu, anne ile oğul arasındaki bağı alıştığımız şefkat ve fedakârlık kalıpları içerisinde anlatmak gibi kolay bir yolu seçmiyor. Aksine sevgiyle vazifeyi, merhametle öfkeyi, inançla insanın tabii duygularını birbirine çarpıştırarak, yer yer Dostoyevski’nin insan ruhundaki karanlık ve aydınlık tarafları aynı anda yoklayan dünyasını hatırlatan sert bir vicdan muhasebesine dönüştürüyor bu ilişkiyi. Emin Ünal’ın annesi için söylediği şu söz, romanın yalnızca bu bölümünü değil, belki onun bütün hayat anlayışını açabilecek anahtarlardan biri: “Ben annemi sevmiyorum, Allah rızası için bakıyorum; çünkü Allah’ı seviyorum.” Allah’ın Adamı adının ağırlığı da burada daha iyi hissediliyor. Kırk yaşına kadar kendi arzularının peşinde savrulan adam, ömrünün ikinci yarısında bedenini koşuyla, zihnini bilgiyle, nefsini iradeyle terbiye etmeye çalışırken; hayatının en ağır imtihanını da her gün aynı evin içinde, yaşlı annesinin başucunda veriyor.

Haldun Çubukçu, bütün bu insanlık sınavını anlatırken Sivas’ı hikâyenin gerisinde duran bir fon olmaktan çıkarıp romanın yaşayan unsurlarından birine dönüştürüyor. Şehir; konuşmalarla yaşayan Sivas’a mahsus söyleyiş biçimleriyle, sofralara taşınan yemekleriyle, tepeleri, dereleri, ayazı ve bozkırıyla, eski mahalleleri ve gündelik hayatın arasına serpiştirilmiş nice küçük ayrıntısıyla, Emin Ünal’ın evinde Çerkez Anne’nin her soluğunda hissedilen soğuğuyla yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor Sivas; yaşlılığın, yoksunluğun, tahammülün ve anne-oğul arasındaki o çetin hayatın içine karışıyor. Çerkez Anne üşüdükçe sanki ev de üşüyor, ev üşüdükçe Sivas biraz daha romanın içine giriyor ve ortaya muhteşem bir Sivas romanı çıkıyor. Biz de Sivas’a, Sivas’ın seksen yıllık mazisine, o güzel Çubukçu ailesine ve “bir deli rüzgar”a çok güzel bir romanın içinden bakıyoruz. Yazarın mest olarak okuduğum bir diğer romanı “Yıldızsayan”ı bir başka yazımda anlatmak ümidiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
HİKMET ALTUNÇİZME Arşivi