HİKMET ALTUNÇİZME
Bir Yitik Kabristan
Şehrin işlek caddelerinden geçerken bastığımız toprağın altında başka bir şehrin hatıralarının bulunduğunu düşünmek, insana tuhaf bir hüzünle karışık, geçmişe karşı tarifsiz bir yakınlık hissettirebiliyor. Caddeler, apartmanlar, hastaneler ve okullar yükseldikçe şehir büyür, çağdaş, gösterişli ve bir yandan da giderek kendisine yabancılaşan çehrelere bürünür. Ne var ki bütün bu değişimin ve imar telaşının gölgesinde mazi de yavaş yavaş kaybolur. Yollar genişler, mahalleler değişir, bir zaman sonra orada evvelce ne bulunduğunu hatırlayanların sayısı da zamanla azalır. Nihayet onların da sedası çekilir şehirden ve nihayetinde gök kubbeden. Geriye, mazisini anlatacak şahitleri tükenmiş bir şehirle geçmişinden pek az şey hatırlayan yahut hatırlamak gereği duymayan bir kalabalık kalır.
Bugün Öğretmenler Millet Bahçesi ve çevresinde uzanan bu kalabalık şehir dokusunun altında, Sivas’ın hafızasından büyük ölçüde silinmiş böyle bir yer vardır: Şehzadegân Mezarlığı.
Çoğu hatıralarıyla birlikte çoktan ebediyete göçmüş eski Sivaslıların ve zamanın insafına terk edilmiş birkaç tarihi vesikanın anlattıklarına bakılırsa burası sıradan bir mahalle kabristanı değildi. Selçuklular hatta Danişmenliler devrinden yadigâr kaldığı rivayet edilen, genişliğiyle âdeta başlı başına bir şehir parçasını kaplayan büyük bir mezarlıktı. Bugünün yapılarını ölçü kabul ederek sınırlarını zihnimizde yeniden çizmeye çalışırsak nasıl büyük bir alandan söz edildiği daha iyi anlaşılır. Sivas’ın en büyük kabristanlarından biri olan bu mezarlık, güneyde Jandarma Binası’nın arkasındaki Şehitler Anıtı’nın bulunduğu yerden başlayarak batıda Mehmetpaşa, Abadan Camisi ve Çavuşbaşı Karakolu çevresini takip ederek kuzeyde Sanat Okuluna ve günümüzdeki Sivas Arkeoloji Müzesi’ne kadar uzanıyordu. Rahmi Günay Caddesi’nin arka sokaklarını da içine alan kabristanın sınırları, tekrar Tarihi Jandarma Binası’nın arka taraflarında birleşiyordu. Bugünün Sivas’ında bu güzergâhı yürüyen biri için bütün bunları tahayyül etmek kolay değildir. Zira şimdi gördüğümüz şık restoranların, çocuk kahkahalarıyla çınlayan oyun alanlarının, gençlerin neşeli sesleriyle şenlenen basketbol ve voleybol sahalarının, yemyeşil bahçelerin yerinde bir zamanlar nice fâni ömrün son nişanesi olan mezar taşları yükseliyordu.
Şehzadegân yani Şehzadeler Mezarlığı: Bu ihtişamlı ismin kökeni hakkında birbirinden farklı rivayetler var. Bunlardan ilki, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında mühim rol oynayan Danişmendliler Beyliği’nin kurucusu Danişmend Gazi’nin oğlu Gümüştekin Gazi’nin Sivas’ta vefat ederek bu kabristana defnedildiği yönündedir. İkinci ve belki de daha dikkat çekici görüş ise Kanuni Sultan Süleyman’ın talihsiz oğlu Şehzade Bayezid ile çocuklarının ilk istirahatgâhının burası olduğudur. Bu ikinci ihtimali kuvvetlendiren tarihî bir anlatıya Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde rastlıyoruz. Meşhur seyyah, babasına karşı giriştiği mücadeleyi kaybederek İran’a sığınan Şehzade Bayezid’in, oğullarıyla birlikte Sivas’ta boğdurulduğunu nakleder. Şehzadelerin Paşa Kalesi’nin kuzey kapısı önüne defnedildiğini, bu hususu bilen yaşlı Sivaslılarla görüştüğünü ve mezarlarını bizzat ziyaret ettiğini de belirtir. Anlattığına göre burası, ana yol üzerinde bulunan küçük kubbeli bir ziyaretgâhtır. Halkın uğrak yerlerinden biri olan bu mütevazı türbede her sabah Kur’an-ı Kerim’den cüzler okunmaktadır. Asıl dikkat çekici ayrıntı ise Evliya Çelebi’nin anlatısının devamındadır. Zira seyyah, şehzadelerin kabirlerini ziyaret ettikten sonra, şehrin doğusunda göğe doğru yükselen yalçın kayalıklar üzerindeki Abdülvehhab Gazi Türbesi’ne ayrıca gittiğini ifade eder. Bu iki ziyaretgâhı birbirinden ayrı mekânlar olarak anlatması, bugün Abdülvehhab Gazi Türbesi’nde medfun oldukları kabul edilen Şehzade Bayezid ve oğullarının ilk defnedildikleri yerin başka bir kabristan olabileceği ihtimalini akla getiriyor. Şu hâlde, Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği o küçük kubbeli mezar yapısının Kabakyazısı Mezarlığı’nda bulunmuş olması ve bu kadim kabristanın Şehzadegân, yani Şehzadeler Mezarlığı adını buradan almış olması ihtimal dâhilindedir. Elbette bu hususta kesin bir hükme varmak güçtür. Lakin şehrin hafızasında asırlardır yaşayan böylesine ihtişamlı bir ismin ardında, Osmanlı hanedanının en hazin hadiselerinden birinin saklı bulunması hiç de uzak bir ihtimal değildir.
Şehzadegan Mezarlığı’nın günümüze ulaşan iki kıymetli hatırası var. Birincisi, halkın İncili Hanım Türbesi diye bildiği yapıdır. Sivas Arkeoloji Müzesi’nin hemen karşısında bulunan bu küçük kümbetin kime ait olduğu bugün dahi bir muamma. Rivayetlerden birine göre burada medfun bulunan hanım, Sokullu Mehmet Paşa’nın kızı olup Sivas’ın köklü ailelerinden Sarıhatipler’e gelin gelmiş, çeyizindeki inci işlemeli yorgan sebebiyle ve Sivas halkının ilk defa inci görmesi hasebiyle İncili Hanım namıyla anılmıştır. Bir başka rivayet, türbeyi Köprülü ailesinden Numan Sabit’in eşiyle ilişkilendirir. Kimisi de meşhur şair Keçecizade İzzet Molla’nın olduğunu ifade eder. Ne var ki bu rivayetlerin bir kısmı tarihî bilgilerle ve kronolojiyle bağdaşmaz.
Türbenin geçmişini daha eski zamanlara taşıyan başka bir rivayet ise hayli dikkat çekicidir. Buna göre yapı, Danişmentli beylerinden birinin henüz on altı yaşında hayata veda eden kızı Fatma Hatun adına inşa edilmiştir. Bu rivayetin izini sürerken karşımıza Sivas tarihinin pek az bilinen, fakat son derece hazin bir hadisesi çıkar. Millî Mücadele’nin mukadderatını tayin edecek Sivas Kongresi’nin toplandığı 1919’da İstanbul delegesi olarak kongreye katılan tarihçi İsmail Hami Danişmend, bir grup Sivaslının daveti üzerine eski bir evin bodrumuna benzeyen bir yere götürülür. Burada üzerinde yazılar bulunan bir taş vardır. İsmail Hami Bey, kısa bir incelemenin ardından bunun sıradan bir taş değil, tarihî bir mezar kitabesi olduğunu anlar. Üzerindeki Arapça ve Türkçe satırları dikkatle okuyarak bir kâğıda kaydeder. Kitabedeki Arapça kayda göre Danişmentli hükümdarı Melik İzzeddin Mehmed, Hicrî 532, Miladî 1137 yılında bir türbe yaptırmıştır. Türkçe mersiyeden ise bu türbenin hükümdarın kızı Emire Fatma için inşa edildiği anlaşılmaktadır. Henüz on altı yaşında hayata veda eden bu genç kızın ardından babası, acısını taşlara nakşettirmiştir. İsmail Hami Danişmend’in aktardığına göre taşın üzerinde on dört kıtalık Türkçe bir mersiye bulunmaktadır. Bu manzume, hem Türk edebiyatı hem de dil tarihi bakımından fevkalade kıymetlidir. Çünkü sekiz asır öncesinin Türkçesiyle bir babanın evlat acısını dile getirmektedir. Mersiyenin sonlarına doğru hükümdarın, gelip geçenlerden kızının mezarı başında durmalarını ve dua etmelerini istediği anlaşılır. Sekiz asır evvel yaşamış bir babanın, hiç tanımadığı gelecek zaman insanlarından beklediği küçücük bir vefa…
Ne hazindir ki o kitabenin kendisi de zamanla kaybolmuştur. İsmail Hami Danişmend, taşın fotoğrafını çektirmediği için sonradan büyük pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Neyse ki üzerindeki satırları kaydetmiş, böylece tarihin elinden hiç olmazsa kelimeleri kurtarabilmiştir. Bu dikkat çekici hadiseyi kıymetli hocam Ahmet Necip Günaydın, Millî Mücadelede Sivas 108 Gün adlı eserinde “Sivas Kongresi Günlerinde Fark Edilen Danişmend Melikinin Mersiyesi” başlığı altında anlatır.
Ancak burada tarihî bir ihtiyat payı bırakmak gerekir. Kitabenin Danişmentli hükümdarının kızı Emire Fatma’ya ait bir türbeyi anlattığı aktarılmakla birlikte, bu türbenin bugün İncili Hanım adıyla bildiğimiz yapı olduğu kesin olarak ortaya konulmuş değildir. Yine de iki anlatı arasındaki benzerlik, üzerinde durulmaya değer bir araştırma meselesidir.
Kitabesi ve sandukası günümüze ulaşmayan, kare planlı ve dört kemerli İncili Hanım Türbesi, baldaken tarzında inşa edilmiştir. Mimari özelliklerinden hareketle farklı dönemlere tarihlendirilen yapının kesin inşa tarihi ve ilk sahibi konusunda henüz görüş birliği bulunmamaktadır. Eski Sivaslıların anlattıklarına göre İncili Hanım Kümbeti vaktiyle yalnız değildi. Mezarlığın muhtelif yerlerinde buna benzer beş altı türbe daha bulunurdu. Bunlardan bazılarının Danişmentli beylerine ait olduğu, eski yarı açık cezaevinin bahçesindeki benzer mezar yapılarının zamanla sökülüp kaldırıldığı anlatılır.
Eski şehirlerin mezarlıkları etrafında teşekkül eden inanışlar, menkıbeler ve ziyaret âdetleri burada da yaşamaktaydı. Bunların en dikkat çekicilerinden biri Deli Emin namıyla maruf bir zatın kabri etrafında şekillenmişti. Rivayete göre Sivaslılar sıtmaya yakalandığında şimdi pek çoğu gibi kayıplara karışmış bu mezarı ziyaret etmiş, dualar okumuş. Bütün bunlar eski zamanların safdil inanışları gibi görülebilir. Fakat insan hangi asırda yaşarsa yaşasın, çaresiz kaldığında kendisine hep bir ümit kapısı aramış. Kimi zaman bir hekimin ilacında, kimi zaman bir evliyanın duasında, kimi zaman da Deli Emin’in mezar taşında…
Bu büyük kabristanda Sivas tarihinin nice mühim simasının medfun olduğu kayıtlıdır. Divan şiirinin 19. yüzyıldaki son temsilcilerinden Keçecizade İzzet Molla’nın da bu kabristanda medfun bulunduğunu ve oğlu Sadrazam Fuat Paşa tarafından sadrazamlığı döneminde mezarının İstanbul’a nakledildiğini biliyoruz. Ahi İsa, Ahmet Paşa, Behram Paşa ve Hacı İzzet Paşa’nın babası Hasan Paşa gibi şehrin geçmişinde iz bırakmış şahsiyetlerin kabirlerinin burada bulunduğu, mezarlık kaldırılırken bazı mezar taşlarının Gökmedrese Müzesi’ne götürüldüğü eski Sivaslıların hatıralarında yer alır. Şehzadegan Mezarlığı’nın ortadan kaldırılması bir anda gerçekleşmez. İlk büyük müdahale 1941 senesinde, tarihî Jandarma Binası’nın yanı başındaki kümbet ve mezarların bir kısmının kaldırılmasıyla başlar. Bugünkü Şehitler Anıtı’nın bulunduğu bu alanın yakınına daha sonra bir cezaevi inşa edilir. O cezaevi de 1988 yılında yıkılarak tarihe karışır. 1947 senesine kadar defin yapılan mezarlığın kaderi, 1948 yılında Numune Hastanesi’nin inşaatına başlanmasıyla bütünüyle değişir. Asırlardır şehrin ölülerine ev sahipliği yapan ve şehrin ilk Müslüman mezarlığı olan bu tarihi kabristan kaldırılır. Hastane ve bahçesi dışında kalan alanlara -Öğretmenler Parkı’na da adını veren- tek katlı, bahçeli öğretmen evleri yapılır. Zamanla onların da yerini çok katlı apartmanlar alır. Böylece bir zamanların uçsuz bucaksız mezarlığı, yeni Sivas’ın sokaklarına, bahçelerine ve binalarına karışıp gider.
Bugün Şehzadegan’dan geriye İncili Hanım Kümbeti ile eski isimleri Selçuk ve Mevlana olan, bugünkü adıyla Kızılırmak İlköğretim Okulunun bahçesinde bulunan Durak Baba’nın kabri gibi birkaç hatıra kaldı. Bir vakitler nice insanın ebedî istirahatgâhı olan o büyük kabristanın hikâyesi, şimdi ayakta kalabilmiş birkaç taş yapıya ve eski Sivaslıların naklettiği hatıralara emanet. Bu yüzden İncili Hanım Kümbeti’ne yalnızca eski bir türbe gözüyle bakmamak gerekir. O küçük yapı, artık göremediğimiz koca bir mezarlığın, unutulmuş insanların ve kaybolmuş bir Sivas’ın son şahitlerinden biridir.
Bir gün yolunuz o civara düşerse çevrenizdeki binaları zihninizden kaldırmaya çalışın. Apartmanları, yolları, parkları bir anlığına yok edin. Yerlerine Sivas’ın göğe uzanan, ince uzun gövdeleriyle kavaklarını, yaprakları birbirine değdikçe şehrin eski zamanlarından kalma bir fısıltıyı andıran o bildik hışırtıyı, bu hışırtının altında sessizce bekleşen mezar taşlarını, eski Danişmentli ve Selçuklu kümbetlerini, toprak yolları ve kuyunun başında su çeken insanları koyun. Belki o zaman bugünün kalabalığı içinde Şehzadegân Mezarlığı’nın derin sükûtunu biraz olsun duyabilirsiniz. Zira şehirler yalnızca üzerinde yaşayanlardan ibaret değildir. Her sokağın altında unutulmuş bir hikâye, her taşın ardında nihayete ermiş bir ömür, her yeni binanın gölgesinde maziden kalma bir hatıra saklıdır. Bir şehir, biraz da altında uyuyanların hatırasıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.