Prof. Dr. Kenan KOÇ
“BİR ABİ, BİR NESİL, BİR AHLÂK”
9 Eylül 1984. Sivas’a indiğim gün, sabahın erken saatleri ayaz daha mevsimi gelmeden insanın içine yürüyordu. Cebimde azıcık bir harçlık, yol yordam da bilmiyordum. Sadece yollardaki sebillerden içtiğim o billur soğuk su ve fırından aldığım tırnaklı ekmeğin kokusu vardı elimde. İnsan bazen bir şehre değil, kaderinin eşiğine gelir; işte ben o gün Sivas’a değil, hayata geldim.
Gri boyalı, devlet ciddiyetini her taşında hissettiren Vakıflar Öğrenci Yurdu’nun kapısından içeri girdiğimde, içeride yükselen bir sesle irkildim. Bu ses Sivas’ın ayazı gibiydi: sertti, titretiyordu ama adamı ayakta tutan bir yanı vardı. Müdür odasında gördüğüm sarışın, kıvırcık saçlı, bakışları çakmak çakmak yanan adam… O an ürperdim. Çünkü o bakışta merhametten önce nizam, şefkatten önce ciddiyet vardı. Ve biz, köyden gelmiş çocuklar için bu ciddiyet ilk anda korkutucuydu.
Ankara’dan evraklarım gelmediği için yurda alınmadım. O gün, Sivas’taki acı günlerim başladı. Duvarları dökülmüş, boyasız, bakımsızlığı her halinden ucuz olduğu belli olan bir otele sığındım. Otelciyle konuşurken gözyaşlarımı tutamadım. İnsan bazen ağlamaz; çözülür.
İlgili süreç tamamlanıp devletin bu hayır ocağının kapısından içeri girdiğimde, içimde iki duygu aynı anda yürüyordu. İlk kez bir devlet kurumunun bana kol kanat gerdiğini hissetmenin huzuru vardı. Bir yatağım olmuştu, bir ranzam, sıcak bir yemeğim… Sahipsiz olmadığımı fısıldayan bir güven duygusu yerleşiyordu içime.
Ama öte yanda; daha ilk gün gördüğüm o yüzün, o sert bakışın bıraktığı ürperti hâlâ omuzlarımdaydı. Sanki bu şefkatli çatı, aynı zamanda sınayan, tartan, insanı adam eden bir iradenin gölgesindeydi. İşte bu iki duygu arasında, hem korunarak hem çekinerek, Sivas Vakıflar Öğrenci Yurdu’ndaki hayatıma merhaba dedim.
İlk günün akşamında, etüt salonunda onu ikinci kez gördüm. Sanki bir insan değil de içeriyle birlikte düzen giriyordu. Biraz önce fısıltılarla dolu olan salon, görünmez bir el değmiş gibi susmuştu. O an, dünyanın en disiplinli ordularında bile zor rastlanacak bir sessizlik çöktü üzerimize. İçimden geçen korkunun sadece bana ait olmadığını, etrafıma bakmadan anladım; çünkü herkes aynı anda doğrulmuş, nefesini bile ödünç alır gibi almaya başlamıştı.
Biz köylerden, dar yerleşimlerden gelmiş çocuklardık. “Abi” kelimesini bilirdik; ağabeye, büyüğe söylerdik. Ama bir eğitim kurumunda, üstelik bir müdüre bu kelimeyle hitap etmek zihnimize ağır geliyordu. Üniforması olmayan ama üniformadan daha sert bir duruşu vardı. İşte o akşam, içimizdeki çocukla karşımızdaki otorite arasında görünmez bir mesafe oluştu. Henüz adını koyamadığımız bu mesafenin, ileride bizi ayakta tutacak bir güvene dönüşeceğinden habersizdik.
Günler, aylar geçtikçe “abi” kelimesinin müdürümüzün adıyla yan yana geldiğinde neye karşılık geldiğini yavaş yavaş anlamaya başladık. Başta dilimize varmayan, söylerken çekindiğimiz bu kelime; zamanla içimizde bir yere oturdu. Meğer biz, köyden kırsaldan çıkıp şehre gelmiş çocuklar olarak, farkında olmadan bir yol tutucuya, bir yol göstericiye ihtiyaç duyuyormuşuz. Bu ihtiyaç, kendini üç harfli bir kelimenin içine gizlemişti: Abi…
Bu abilik; yönetmeliklerde yazmayan, kitaplarda geçmeyen ama Anadolu çocuklarını hayata bağlayan bir rehberlikti. “Abi” kelimesi onun şahsında sözlük anlamından çıkıp bir karaktere dönüştü. Disiplini Sivas ayazı gibiydi: sertti ama çürütmezdi; insanı diri tutar, ayakta kalmayı öğretirdi. Merhameti ise soba başı sıcaklığıydı; sessizdi ama içten içe yakar, insanın içini ısıtırdı.
İşte devletin bu kutsal ocağında, böylesine bir rehberin gölgesinde, kendimi en güvenli limana demirlemiş hissederek lise eğitimine başladım. Ardımda bir yurt, başımda bir “abi”, içimde ilk kez sarsılmaz bir emniyet duygusu vardı. Bu coşku ve heyecanla, her sabah Ali Baba’nın en ucundan yola çıkar, Numune hastanesinin üstündeki Endüstri Meslek ve Teknik Lisesinde okumak için günde dört kez arşınladığım bu yollarda o şehir fotoğrafının içinde yürüyordum.
Gece geç saatlerde etüt salonunda beni yalnız gördüğünde söylediği şu cümle hâlâ kulağımda: “Takdir getirmezsen elektrik parasını senden alırım.” O cümlenin içinde hem şaka vardı hem sorumluluk, hem de “sana inanıyorum” diyen gizli bir baba şefkati… bir tehdit asla değildi. “Sana güveniyorum” demenin de Sivas ağzıyla söylenmiş hâliydi.
Biz kırsaldan gelmiş çocuklardık. Üzerimizde aynı toprağın tozu, yüzümüzde aynı mahcubiyet vardı; sanki hepimiz aynı kalemden çıkmıştık. Onurlu ve saygılıydık ama bir o kadar çekingen; konuşurken kelimelerimizden çok suskunluğumuz duyulurdu. Korkumuzu belli etmemeye çalışır, kendimizi tam ifade edemez, cümlelerimizi çoğu zaman içimize gömerdik. Kültürle değil yoklukla yarışmış, özgüvenimizi yolda düşürmüştük. Ama bütün bu suskunluğun içinde, işlenmeyi bekleyen bir cevher taşırdık; görülmeyi, yön verilmeyi, adam yerine konulmayı bekleyen…
İşte böyle bir ortamda, başımızda bir eğitim komutanı gerekiyordu. Ama bağıran, ezen, korkutarak itaat sağlayan bir komutan değil; bakışıyla hizaya sokan, duruşuyla ölçü koyan bir komutan… O komutan İzzet Abi’ydi. Onun komutanlığında emirler yazıyla değil hâl ile verilirdi. Ne söyleyeceğini çoğu zaman söylemeden anlatır, sınırı sesiyle değil varlığıyla çizerdi. Biz farkına varmadan dizlerimiz doğrulur, sesimiz ayarlanır, adımlarımız ölçülü hâle gelirdi. Çünkü o, disiplinin sert yüzünü değil; adam eden tarafını temsil ederdi.
İşte henüz sözlüklerde tanımlanamamış bu “abilik”, eğitim literatürüne girmemiş yöntem ve ilkelerle nice köy çocuğunu hayata hazırladı. Önce devletimizin şefkatli kollarında, ardından onun idareciliğinde tutunmayı öğrendik. O dar koridorlardan, o etüt salonlarından; rektörler, bilim insanları, öğretmenler, yargıçlar, imamlar, iş adamları, askerler, polisler, daha niceleri… Bugün her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir yolu var. Kimi ülkenin dört bir yanında, kimi dünyanın başka köşelerinde; kendisine, ailesine, vatanına ve insanlığa faydalı olmanın derdinde. Hepimizin hikâyesinin bir yerinde, Sivas ayazında sertleşmiş ama merhametle yoğrulmuş bir irade vardır: İzzet Abi.
Son sınıftaydık, artık okul bitmişti. Üniversite sınavının ikinci basamağına girecektik. Yurtların kapalı olması gereken bir dönemde, benimle birlikte Cumhuriyet Üniversitesinin iki dönem üst üste rektörlüğünü yapmış Prof. Dr. Alim Yıldız, bugün adını hatırlayamadığım birkaç arkadaş, onun kararıyla yurtta kaldık; etüt salonundan, yataktan, yemekten, kısacası o yurdun sunduğu bütün imkânlardan yararlanarak sınava hazırlandık. Önümüzde açılan bu kapı, bizim için sadece bir barınma meselesi değil; hayata tutunma fırsatıydı. Ve çok şükür, üniversiteye girdik. Yıl içinde dersaneden geç geldiğimiz günler olurdu. Öğle yemeği saati geçmiş olurdu ama yemekhanenin kapısı bize hiçbir zaman kapatılmazdı. Kimseye mahcup edilmeden, ses yükselmeden, “vaktin geçti” denmeden karnımız doyurulurdu. Bugün dönüp baktığımda, “bunların daha nicesi var” dedirten bu inceliklerin; İzzet Abi’nin insana dokunan idare anlayışının sessiz ama belirleyici parçaları olduğunu daha iyi anlıyorum.
Çok fakir öğrencilere yapmış olduğu ya da yapılmasına vesile olduğu giyim, kırtasiye yardımları; düzenlediği bilgi yarışmaları, spor müsabakaları, birlikte izlediğimiz futbol maçları, etüt salonunda düzenlediğimiz eğlenceler, kurulan ortak sevinçler hep bu anlayışın parçasıydı. Etüt salonu yalnızca ders yapılan bir yer değil; zaman zaman gülmenin, nefes almanın, hayata dair sözlerin paylaşıldığı bir mekândı. Anlattığı anılar, aktardığı tecrübeler ve öngörüler; bizi bugüne hazırlayan sessiz derslerdi.
Kullandığı dil apayrıydı. Arı duru, yerel ağızlardan beslenen, kulağa çarpıp kalbe yerleşen kelimelerle konuşurdu. Duaları içimizi ferahlatır, şaka yollu bedduaları gülümsetirdi. Sertliğiyle ciddiyet, merhametiyle neşe yan yana dururdu. İşte bütün bu hâller, onu tek renkten ibaret olmayan; iz bırakan, hatırda kalan, insanı büyüten çok renkli bir insan kılıyordu.
Herkes onun kendisini özel olarak sevdiğini sanırdı. Oysa o, herkesi böyle kucaklayan bir gönül sahibiydi. Onun dünyasında herkes aynıydı, çünkü sevgisi herkese yetecek kadar genişti.
Güven esasına dayalı olarak öğrenciler arasında oluşturduğu öğrenci başkanlıkları, yemekhane nöbetleri, etüt sistemi ve kendi yurt personeliyle kurduğu mesafeli ama sıcak ilişkiler; onun yönetim anlayışının yazılı olmayan başlıklarıydı.
İnanıyorum ki bu ocaktan yolu geçen her bir arkadaşımız; kurduğu yuvada, yetiştirdiği evlatlarda, dokunduğu öğrencilerde, insanlarda ve birlikte yol yürüdüğü meslektaşlarında bu mayadan bir parça taşımaktadır. Ve inanıyorum ki bu maya, nesilden nesile aktarılacaktır.
Bugün bireyselliğin yüceltildiği, hızın vicdanın önüne geçtiği bir çağdayız; herkesin bir yere yetiştiği ama kimsenin kimseye varamadığı zamanlar… İşte tam da bu yüzden, İzzet Abi gibi insanlar bir sistemin değil, bir ahlâkın ürünüdür. Onun hayatında bugün eksikliğini hissettiğimiz ne varsa, sessizce ve gösterişsizce yaşanmıştır.
Bu yüzden mesele yalnızca hakkın rahmetine kavuşmuş bir insanı anlatmak değildir. Mesele, onun açtığı yolu görmek, o yolu örnek almak ve böylesi insanları fark edebilmektir. Çünkü bazı insanlar anılmak için değil; çoğalmak için yaşar. Ve böylesi insanlar, ancak yaşarken kıymeti bilindiğinde, toplum gerçek değerini bulur.
Yoğun bakım haberi geldiğinde içimize bir taş oturdu. Ardından gelen vefat haberiyle, Sivas’tan sadece bir insan değil; bir devir uğurlandı. Bugün onu tanıyan herkesin gözünün önünden bir film şeridi geçtiğine eminim. Ve içimizden aynı cümle sessizce döküldü.
İzzet Çelik; sadece bir yurt müdürü değildi. Devletin vakıf ahlâkını, adaleti ve merhameti bizlere yaşayarak öğreten bir gönül adamıydı. Ardında bıraktığı izler, hayırla anılacak bir ömrün en açık şahididir.
Mekânı cennet, makamı âlî olsun. Onun gönlümüzdeki yeri, Sivas ayazı kadar sert ve unutulmaz.
Bu vesileyle, aynı çatı altında kaldığımız; devletimizin hayır yuvası olan bu yurtta görev yapmış olup ebedî âleme irtihal eden tüm idareci ve personeli, yine o yıllarda bu sıralarda oturmuş, aynı ayazı solumuş, aynı ekmeği bölüşmüş olup Hakk’a yürüyen arkadaşlarımızı da rahmetle yâd ediyorum. Bildiklerimden Şenel Abimizi, Satılmış Öztürk’ü, ismini hatırlayamadığım ama izini kalbimde taşıdığım Millî Eğitim Müdür Yardımcılığı yapmış Mehmet kardeşimizi ve adını bilemediğim ebedi ȃleme irtihal etmiş diğer yol arkadaşlarımı…
Biz aynı yurtta sadece kalmadık; aynı hayalleri kurduk, aynı yokluğa direndik, aynı umutla sabahladık. Bugün hayatta olanlarımız birbirine tutunarak yürüyorsa, bunda gidenlerimizin de payı var. Onlar da bu hikâyenin sessiz kahramanlarıdır.
Rabbimiz; İzzet Çelik Abimizle birlikte, bu çatıdan geçip Hakk’a yürüyen tüm yol arkadaşlarımızın mekânını cennet, kabirlerini nur, makamlarını âlî eylesin.
Bizleri de ardında hoş bir sada bırakabilen kullarından eylesin.
“İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep yurdu…”
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.