Kubbede Kalan Sada: İnsan ve İzi

Her yeni günün ağarmasıyla birlikte; tanıdığımız, sevdiğimiz ya da uzaktan uzağa varlığına alıştığımız bir insanın gidiş haberiyle sarsılıyoruz. Hele ki o gidişler ansızın, hazırlıksız ve zamansız olduğunda, geride kalanların yüreğine kor bir ateş gibi düşüyor. Ölümün o soğuk ama bir o kadar da berrak gerçeğiyle yüzleştiğimizde, dilimizden gayriihtiyari o kadim hakikat dökülüyor:

"Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş." Divan Edebiyatı şairi Bâkî'nin meşhur gazelinden gelen bu ifadeyi hepimiz biliriz. Yani “İnsan gider, izi kalır…"

Üç kelimelik, dile kolay gelen ama bir ömrün bütün ağırlığını, manasını ve imtihanını sırtında taşıyan devasa bir cümle. Çünkü hayat ne kadar inkâr edilmez bir gerçekse, ölüm de o kadar berrak ve açık bir hakikattir. Her canlı bir gün gelecek ve o amansız hükmü, ölümü tadacaktır. Böylece geçici bir misafir olarak geldiğimiz bu dünya sürgününden, asıl sığınağımıza, gerçek yuvamıza dönmüş olacağız.

Ölümsüz ve ebedî olan ancak ve ancak Allah’tır. Hayat ve ölüm, biz insanlar için ne kadar tabii bir hâl ise, insan bu sarsıcı hakikat karşısında Yüce Yaratıcı’ya sığınabilmeli, o teslimiyetin getirdiği serinkanlılığı koruyabilmelidir.

Bir insanın bu dünyadaki gerçek değeri; banka hesaplarındaki sıfırların çokluğuyla, ardında bıraktığı tapuların kalabalığıyla ya da altına kurulduğu unvanların şaşasıyla ölçülmez. Hayatın şaşmaz mizanı tektir: Gönüllerde bırakılan izin derinliği.

Günün birinde bir sandalye boş kalır, aşina olunan bir sofrada bir tabak eksilir, evlerin odalarında o tanıdık ses duyulmaz olur. Mukadderat... Fakat asıl mesele o boşluğun varlığı değil, o boşluğun neyle, hangi hatırayla doldurulduğudur. Gitmekle yok olmak aynı şey değildir çünkü.

Bugün dünyaya yön verdiğini sananların acizliğine bir bakın: Dünyanın en zengin adamlarından biri henüz 56 yaşında hayata veda etti. Dünyanın en zeki dehalarından biri, ömrünün büyük kısmını yirmili yaşlarından itibaren bir tekerlekli sandalyede, sadece gözleriyle konuşarak geçirdi. Ringlerde fırtınalar estiren, dünyanın en iyi boksörü ömrünün son demlerinde bir kibriti dahi çakamayacak hale geldi. Türkiye’nin en zengin insanı, kendi parasıyla yaptırdığı o lüks hastaneye yetişemeden, bir devlet hastanesinin acil servisinde ruhunu teslim etti.

Şimdi sormak gerekmez mi: Ne servet, ne şöhret, ne de makam... Hangisi ölümü durdurabildi? Hangisi sahibini ebedi kılabildi? Hiçbiri. O halde bu dünyadaki hiçbir unvan kimseyi yanıltmasın, aldatmasın.

Bir mümin, ölümün Allah’tan geldiğini gayet iyi bilir. İnandığı gibi yaşayan ve kötülüklerden sakınan kimseler için ölmek, aslında korkulan bir son değil; asıl Sevgili’ye, Yaratıcı’ya kavuşmaktır. İşte bu yüzden, kişinin çok sevdiği bir yakını, dostu veya hamisi ruhunu teslim ettiği o çetin anda, isyana düşmeden bu teslimiyeti ve metaneti koruması elzemdir.

Dünyadan göçüp gittiği hâlde güzel sözüyle, sarsılmaz samimiyetiyle ve iyilikle yoğrulmuş hatıralarıyla aramızda yaşamaya devam eden nice insan var. Bazılarının adı geçtiğinde içimizi sızlatan bir "keşke" kalır geriye; bazılarında ise yüzümüzde bir tebessümle beliren, şükür dolu bir "iyi ki tanımışım" nidası... İşte insanoğlunun bu dünyaya bırakabileceği en büyük miras budur.

Mademki bu dünya bir gölgelikten ibaret, o hâlde bunca hırs, bunca kibir niye? Varsa yoksa tatlı dil, güler yüz... Üç günlük dünya için kalp kırmaya, küsmeye, darılmaya; "o ne dedi, bu ne demiş" dedikodularıyla ömrü heba etmeye değer mi? Bu fani dünya, bu ağır egoları taşımayacak kadar hafiftir. Kara toprak zengini de fakiri de, güçlüsü de zayıfı da aynı beyaz kefene sarar, aynı karanlığa sığdırır.

Boş bir bina, kilitli bir kasa, yaldızlı bir unvan... Hepsi bu dünyada rehin kalır. Ancak bir yetimin yüzündeki tebessüm, bir engellinin dardan kurtulunca ettiği o samimi "Allah razı olsun" duası ve bir dostun arkandan döktüğü gözyaşı seninle gelir, sana yoldaş olur.

Gelin, bugün henüz nefes alıyorken sevdiklerimize daha sıkı sarılalım. Dostlarımızın sesini duymayı ertelemeyelim. "Seni seviyorum" demeyi, "hakkını helal et" diyerek helalleşmeyi yarına bırakmayalım. Unutmayalım ki, ertelediğimiz her güzel söz, her hayırlı amel, yarın musallanın başında önümüze aşamayacağımız birer pişmanlık dağı olarak dikilir.

Kırmadan, dökmeden, incitmeden ve incinmeden, sadece "gönül yaparak" yaşayalım. Biz göçüp gittikten sonra bu kubbede kalacak tek şey, insanların ruhunda bıraktığımız o derin duygudur.

Rabbim her birimize, bizden sonra da "iyi ki vardı, iyi ki bu dünyadan geçti" dedirtecek, hayırla yad edilecek güzel izler bırakmayı nasip eylesin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Metin ÇAĞAN Arşivi

Demirağ OSB: Bir Şehir Üretmeden Büyümez

01 Haziran 2026 Pazartesi 10:17

“Biz” Demeyen Şehir Büyümez

11 Mayıs 2026 Pazartesi 10:58

Sivas’ın Havalimanı Meselesi

07 Mayıs 2026 Perşembe 09:47

Sivas’ın Kaybolan Ruhuna Çağrı

20 Nisan 2026 Pazartesi 10:42