Metin ÇAĞAN
Kalbin En Sessiz Hastalığı: Kibir
“İnsanı yıkan şey çoğu zaman sahip oldukları değil, sahip olduklarının kendisini başkalarından üstün gördüğünü fark etmemesidir.”
Hasta olduğumuzda bedenimiz bize haber verir. Ateşimiz çıkar, başımız ağrır, halsiz düşeriz ve çare ararız. Ama öyle bir hastalık vardır ki ne ateşi vardır ne de ağrısı… Sessizce kalbe yerleşir, insanın fark etmeden düşüncelerini, sözlerini ve davranışlarını değiştirmeye başlar. İşte o hastalığın adı kibirdir.
Kibir; insanın kendisini başkalarından üstün görmesi, onları küçümsemesi ve sahip olduğu nimetleri kendi başarısı sanmasıdır. Çoğu zaman fark edilmeden büyür. İnsan, bir süre sonra kendini herkesten daha bilgili, daha güçlü, daha başarılı ya da daha değerli görmeye başlar.
Oysa biraz durup düşünsek, sahip olduğumuz ne varsa aslında bize verilmiş bir emanettir. Sağlığımız, malımız, makamımız, bilgimiz, güzelliğimiz, gücümüz… Bunların hiçbiri sonsuza kadar bizim değildir. Dün sahip olmayan bugün sahip olabilir; bugün sahip olan ise yarın hepsini kaybedebilir.
İşte bu yüzden gerçek üstünlük; zengin olmakta, makam sahibi olmakta ya da çok şey bilmekte değildir. Gerçek üstünlük, güzel ahlakta, merhamette, dürüstlükte ve tevazudadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ümmetini kibir konusunda defalarca uyarmıştır. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
"Kim elbisesini kibirlenerek yerde sürürse, Allah kıyamet günü ona rahmet nazarıyla bakmaz."
Bu sözleri duyan Hz. Ebû Bekir (r.a.) büyük bir hassasiyetle, "Ey Allah'ın Resûlü! Elbisemin bir tarafı bazen istemeden sarkıyor. Ben de bu kimselerden olur muyum?" diye sordu.
Allah Resûlü (s.a.s.) ise onu şu sözlerle rahatlattı:
"Sen bunu kibir için yapanlardan değilsin."
Burada asıl üzerinde durmamız gereken nokta, Hz. Ebû Bekir'in gösterdiği hassasiyettir. Cennetle müjdelenmiş, iman ve fazilette zirvede olan bir insan bile "Acaba bende kibir var mı?" diye kendini sorguluyorsa, bizim kendimizi sorgulamaya daha çok ihtiyacımız yok mudur?
Bugün çoğu zaman makamımızla, mesleğimizle, paramızla, eğitimimizle, sosyal çevremizle veya sahip olduğumuz imkânlarla farkında olmadan insanlara tepeden bakabiliyoruz.
Oysa kibir sadece büyük sözler söylemek değildir.
Bir insanı küçümseyen bir bakış kibirdir.
Selam vermemek kibirdir.
Karşısındakini dinlememek kibirdir.
Bir garsona, işçiye, temizlik görevlisine, kapıcıya ya da maddi durumu bizden daha zayıf olan bir insana değer vermemek kibirdir.
Kendimizi vazgeçilmez görmek kibirdir.
Belki de insanın gerçek karakteri, kendisinden bir menfaat beklemediği insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Dikkat edelim; meyve veren ağacın dalları eğilir. Gerçekten olgunlaşan insan da öyledir. Bilgisi arttıkça mütevazı olur. Makamı yükseldikçe insanlara daha yakın olur. Çünkü bilir ki, kendisini yücelten şey insanlar üzerinde kurduğu üstünlük değil, Allah katındaki kulluğudur.
Hayat çok kısa…
Bir gün bu dünyadan ayrılırken ne oturduğumuz makamı, ne banka hesaplarımızı, ne evlerimizi ne de unvanlarımızı yanımızda götürebileceğiz.
Geride sadece iki şey kalacak: İnsanlara nasıl davrandığımız ve ardımızda bıraktığımız güzel hatıralar.
Belki de bugün aynaya farklı bir gözle bakmanın zamanıdır.
Kendimize şu soruyu samimiyetle soralım:
"Ben gerçekten mütevazı biri miyim; yoksa farkında olmadan kibrin sessiz maskesini mi taşıyorum?"
Bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, hayatımızın yönünü değiştirebilir.
Rabbimiz bizleri; nimeti şükürle taşıyan, makamı adaletle kullanan, bilgisiyle övünmeyen, insanı yalnızca insan olduğu için seven ve kalbini kibirden koruyabilen kullarından eylesin.
Çünkü kalbin en sessiz hastalığı kibirdir; tedavisi ise tevazu, şükür ve samimiyettir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.