Metin ÇAĞAN
Medeniyetin Sesi
Şehirlerin de bir sesi vardır. Sabah ezanıyla uyanan sokakların, okul yoluna düşen çocukların, dükkânını açan esnafın, parkta yürüyen yaşlıların, dersinin başına oturan öğrencilerin… Her biri o şehrin görünmeyen musikisini oluşturur. İşte medeniyet dediğimiz şey de biraz budur; insanların birbirinin hayatına saygı göstererek oluşturduğu ortak ahenk...
Ne yazık ki son yıllarda bu ahengi bozan bir alışkanlık giderek yaygınlaşıyor. Özellikle araçlardan yükselen yüksek sesli müzikler, yalnızca kulakları değil, ortak yaşam kültürünü de zorluyor. Caddeleri ve mahalleleri titreten bu sesler, çoğu zaman bir eğlence biçimi olarak görülüyor. Oysa aynı anda bir evde hasta dinleniyor, bir bebek uyuyor, bir öğrenci sınava hazırlanıyor, bir yaşlı sessizliğin huzurunu arıyor olabilir.
Yine son yıllarda moda haline gelen sayıları oldukça artan motor, motosiklet, mobiletlerin egzozlarından çıkan gürültüye çaldıkları müzik sesleri de karışarak gürültü kirliliği daha da artıyor. Trafik kanununa göre bu bunların gürültüleri normal sayılıyor ki uyaran olmadığı gibi, yasal bir uygulamada yapılmıyor sanırım.
Oysa insan, sadece kendi bulunduğu yeri değil; çevresindeki hayatı da düşünmeye başladığında gerçek anlamda toplum olur.
Burada mesele müziğin kendisi değildir. Müzik, insan ruhunun en ince sesidir. Tarih boyunca kültürleri yaşatan, insanları buluşturan, acıyı paylaşan, sevinci çoğaltan en güçlü sanatlardan biri olmuştur. Türk Sanat Müziği de Türk Halk Müziği de asırların birikimini taşıyan kültür hazineleridir. Ömrünü musikinin zarafetine adamış sanat insanları, bizlere sadece eser değil, aynı zamanda bir edep anlayışı da bırakmışlardır.
Asıl mesele, müziğin nerede ve nasıl dinlendiğidir. Çünkü estetik, başkasını rahatsız ettiği anda güzelliğini kaybetmeye başlar.
Bugün sokaklarda gördüğümüz manzara, aslında sadece yüksek ses meselesi değildir. Bu, aynı zamanda birbirimizin yaşam alanına ne kadar özen gösterdiğimizin de bir göstergesidir. Özgürlük elbette vazgeçilmezdir; ancak özgürlüğün en güzel tarafı, başkasının hakkını koruyabildiği ölçüde değer kazanmasıdır.
Bir toplumun olgunluğu, en güçlü olanın istediğini yapabilmesiyle değil; en güçlü olanın kendini sınırlandırabilmesiyle ölçülür.
Bugün ülkemizin dört bir yanında binlerce genç gecesini gündüzüne katıyor. Üniversite sınavlarına hazırlanıyor, laboratuvarlarda araştırmalar yapıyor, atölyelerde üretiyor, kütüphanelerde hayallerini inşa ediyor. Belki isimlerini kimse bilmiyor ama geleceği sessizce onlar kuruyor. Çünkü emek gürültü çıkarmaz. Bilim bağırmaz. Sanat gösteriş istemez. Karakter ise kendini ispat etmek için yüksek sese ihtiyaç duymaz.
Bunun yanında gençliğin enerjisini de anlamak gerekir. Genç olmak; sevinmek, eğlenmek, arkadaşlarıyla vakit geçirmek demektir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak hayat, insanın yalnızca kendi mutluluğunu değil, başkasının huzurunu da hesaba katmayı öğrendiği zaman olgunlaşır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Çocuklarımıza en son model telefonu mu bırakıyoruz, yoksa güçlü bir karakter mi?
Onlara ses sistemlerini mi öğretiyoruz, yoksa vicdanın sesini mi?
Çünkü insanı değerli yapan sahip oldukları değil, vazgeçemediği değerleridir.
Bu noktada sorumluluk yalnızca gençlerin omuzlarına yüklenemez. Aileler, öğretmenler, sanatçılar, yöneticiler ve toplumun her ferdi aynı zincirin halkalarıdır. Çocuklar söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı örnek alırlar. Saygıyı anlatarak değil, yaşayarak öğretiriz. Empatiyi nasihatle değil, davranışlarımızla kazandırırız.
Medeniyet; yüksek binalar yapmakla değil, yüksek karakterli insanlar yetiştirmekle kurulur.
Şehirler asfaltla büyür; ama vicdanla güzelleşir.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda bizi hatırlatacak olan şey ne kullandığımız araçlar olacak ne de dinlediğimiz şarkıların sesi…
İnsan geride ya bir huzur bırakır ya da bir gürültü.
Tercih, aslında her gün yeniden yaptığımız küçük davranışlarda saklıdır.
Dilerim ki gençlerimiz; sesleriyle değil sözleriyle, gösterişleriyle değil eserleriyle, güçleriyle değil ahlaklarıyla hatırlansın. Çünkü bir milletin gerçek zenginliği ne yer altındaki madenleridir ne de şehirlerindeki gökdelenleridir.
Bir milletin en büyük serveti, birbirinin hakkını gözeten, vicdanını kaybetmeyen ve sessizce iyilik çoğaltan insanlarıdır.
İşte o gün, sokaklarımız daha sessiz olduğu için değil; kalplerimiz birbirine daha saygılı olduğu için gerçek anlamda huzura kavuşmuş olacağız.
Unutmamak gerekir ki, medeniyet, başkasının hakkını gözetebildiğimiz yerde başlar. İnsan, ardında bıraktığı sesle değil; bıraktığı iz ile hatırlanır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.