Baler Fidan
ÇOCUKLAR OKULA, VELİLER GEÇİM SINAVINA!
Bu hafta Türkiye’de okullar yeniden açıldı.
Milyonlarca çocuk ders başı yaptı. Öğretmenler sınıflarına, veliler ise çocuklarının okul ihtiyaçlarını karşılamanın telaşına döndü.
Çocuklarımız için yeni bir eğitim yılı, anne babalar için başka bir sınav başladı:
Geçim sınavı…
Beş çocuk sahibi, çocuklarının eğitim hayatını yıllarca yakından takip etmiş bir baba olarak bu tabloya sadece dışarıdan bakamıyorum.
Çocuğunun elinden tutup okul kapısından içeri bırakan babayı da anlayabiliyorum, sınıfa girip onlarca çocuğun sorumluluğunu üstlenen öğretmeni de…
Fakat en çok da evde yapılan o sessiz hesapları düşünüyorum.
Baba çocuğunun eline 100 lira veriyor.
Çocuk okulda ne alabileceğini düşünüyor.
Anne ise evde aynı 100 liranın hesabını yapıyor:
“Bu çocuk bununla ne yiyecek?”
Bir tost mu?
Bir ayran mı?
Yoksa hiçbir şey mi?
Belki arkadaşlarının aldığı şeyi alamayacak.
Belki kantinin önünde fiyatlara bakıp sessizce geri dönecek.
Ve daha acısı…
O 100 lirayı bile veremeyecek durumda olan aileler var.
İşte Türkiye’nin eğitim meselesine biraz da buradan bakmak zorundayız.
Mesele sadece çocuğu okula göndermek değil !
Bugün eğitim masrafı sadece kırtasiye masrafı değil,
Servis var.
Yemek var.
Kıyafet var.
Ayakkabı var.
Kitap, defter, çanta var.
Kantin var.
Teknolojik ihtiyaçlar var.
Ve bütün bunların üzerine her gün artan hayat pahalılığı var.
Gelirler ile giderler arasındaki makas her geçen gün açılıyorsa, okulun açılması bazı aileler için bir sevinçten çok yeni bir ekonomik yük anlamına geliyor.
Ankara’daki makam odalarında yapılan hesaplarla Anadolu’daki mutfak masasında yapılan hesapların aynı olmadığını artık kabul etmek zorundayız.
Çünkü kâğıt üzerinde “100 lira” ile mutfakta 100 liranın karşılığı aynı değildir.
Bir çocuğun okul çantasındaki eksiklik, bazen bir ailenin ekonomik durumunun en sessiz göstergesidir.
Ve biz o çocuğun mahcup bakışını görmezden gelemeyiz.
SOSYAL DEVLET TAM DA BURADA GEREKLİ
Sosyal devletin görevi sadece ihtiyaç sahibine yardım kolisi ulaştırmak değildir.
Asıl mesele, insanları sürekli yardıma muhtaç hale getirmeden onurlu ve sürdürülebilir bir hayat kurabilecekleri ekonomik düzeni oluşturabilmektir.
Zor durumda olan ailelerin çocuklarına eğitim konusunda destek verilmelidir.
Beslenme desteği, ulaşım desteği, kırtasiye desteği ve benzeri uygulamalar ihtiyaç sahibi çocukların eğitim hakkına erişimini güvence altına almalıdır.
Ama hedefimiz, çocuklarımızı yardımlarla yaşamak zorunda bırakılmış ailelerin çocukları haline getirmek olmamalıdır.
Hedef; üç çalışanın kazandığı, üretenin karşılığını aldığı, emeklinin geçinebildiği, asgari ücretlinin çocuğunun okul kantininde ne yiyeceğini düşünmek zorunda kalmadığı bir ekonomik düzen kurmaktır.
Çünkü eğitimde fırsat eşitliği, sadece sınıfa herkesin girmesi değildir.
Herkesin o sınıfta kendisini eşit hissedebilmesidir.
BİR DE EĞİTİMİN KENDİSİNE BAKALIM
Ekonomik sorunları bir kenara bırakalım ve sınıfın kapısından içeri girelim.
Orada da başka sorunlarla karşılaşıyoruz.
Dünya değişiyor.
Sosyal medya çocukların hayatının merkezinde.
İnternet, yapay zekâ, dijital oyunlar ve yeni teknolojiler çocuklarımızın öğrenme biçimlerini değiştiriyor.
Çocuklarımızın önünde daha önce hiç olmadığı kadar bilgi var.
Ama bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, iyi eğitim aldığımız anlamına gelmiyor.
Tam tersine artık çocuğa sadece bilgi vermek yetmiyor.
Çocuğa düşünmeyi öğretmek gerekiyor.
Sorgulamayı öğretmek gerekiyor.
Doğru ile yanlışı ayırt etmeyi öğretmek gerekiyor.
Üretmeyi, araştırmayı, bilimsel düşünmeyi öğretmek gerekiyor.
Çünkü yapay zekânın birkaç saniyede cevap verdiği bir dünyada, eğitim sisteminin görevi ezberletmekten çok daha fazlasıdır.
EĞİTİMİN ÖZNESİ ÇOCUK OLMALI
Eğitim; okul, aile ve sosyal çevrenin birlikte oluşturduğu bir bütündür.
Çocuğu yalnızca okulun içine koyarak eğitim sorununu çözemeyiz.
Aileyi dışarıda bırakamayız.
Sosyal çevreyi yok sayamayız.
Öğretmeni sistemin dışında tutamayız.
Ve en önemlisi, bütün bu tartışmaların merkezine çocuğu koymak zorundayız.
Çocuklarımızın sınıflarında bilim, akıl, sorgulama, üretme ve geleceğe hazırlanma konuşulmalıdır.
Eğitimin amacı çocuklarımızı herhangi bir siyasi anlayışın, grubun, cemaatin veya farklı bir yapılanmanın etkisine teslim etmek olmamalıdır.
Eğitim kurumlarında liyakat yerine aidiyetin, başarı yerine taraftarlığın, bilim yerine başka ölçütlerin öne çıkması eğitim sistemine zarar verir.
Öğretmenin kendisini güvende ve değerli hissetmediği, öğrencinin geleceğinden endişe ettiği, velinin ekonomik yük altında ezildiği bir eğitim sisteminden büyük başarı beklemek kolay değildir.
ÖĞRETMENİ DE UNUTMAYALIM
Eğitim konuşulurken öğretmeni sadece “ders anlatan kişi” olarak görmek de büyük bir yanlıştır.
Öğretmen mutsuzsa, öğrenci mutsuzsa, veli mutsuzsa, orada sadece bir eğitim problemi değil, toplumsal bir problem vardır.
Öğretmenler sendikaları üzerinden “yandaş”, “muhalif” veya başka sıfatlarla değerlendirilmemeli; öğretmenin siyasi veya sendikal aidiyetinden önce mesleki yeterliliği, emeği ve liyakati konuşulmalıdır.
İdareci atamalarında da aynı anlayış geçerli olmalıdır.
Çünkü okul yönetmek, sadece bir makam işgal etmek değildir.
Çocukların geleceğini yönetmektir.
ATATÜRK’ÜN İŞARET ETTİĞİ ÇİZGİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin eğitim anlayışında bilim, akıl, çağdaşlaşma ve fikri hürriyet önemli bir yere sahipti.
Bugün yapmamız gereken geçmişin bütün tartışmalarını yeniden üretmek değil, o temel hedefi geleceğin dünyasına taşımaktır.
Çocuklarımızın önüne siyasi hesaplar değil, bilim koymalıyız.
Korku değil, merak koymalıyız.
Ezber değil, sorgulama koymalıyız.
Taraftarlık değil, liyakat koymalıyız.
Çünkü çocuğun görevi geleceğe hazırlanmak; siyasetin görevi ise o geleceği hazırlamaktır.
SON SÖZ
Okullar açıldı.
Çocuklarımız yeniden sınıflarına kavuştu.
Şimdi hep birlikte kendimize şu soruları sormalıyız:
Bir anne, çocuğunun okul masrafını düşünürken geceleri rahat uyuyabiliyor mu?
Bir baba, çocuğunun eline verdiği 100 liranın okulda neye yettiğini hesaplamak zorunda mı?
Bir öğretmen, emeğinin ve mesleğinin karşılığını aldığını düşünüyor mu?
Bir öğrenci, ailesinin ekonomik sıkıntısını omuzlarında hissederek mi ders çalışıyor?
Ve biz bütün bunların üzerine hâlâ “eğitimde başarı” konuşuyoruz.
Başarı sadece sınav puanı değildir.
Başarı, hiçbir çocuğun arkadaşının yanında mahcup olmadığı; hiçbir anne babanın çocuğunun temel okul ihtiyacını karşılayamadığı için ezilmediği; hiçbir öğretmenin emeğinin değersizleştirilmediği bir eğitim düzeni kurabilmektir.
Çocuklarımız sadece bugünün öğrencileri değil.
Yarının Türkiye’sidir.
Onların geleceğini ekonomik sıkıntıların, siyasi hesapların, liyakatsizliğin ve günlük tartışmaların arasında kaybetmeyelim.
Çünkü bugün bir çocuğun çantasına koyamadığımız her şeyden daha önemlisi, onun geleceğe olan umudunu kaybetmemesidir.
Ve unutmayalım:
Çocuklar okula başladı.
Şimdi sıra bizde… Onlara nasıl bir Türkiye bırakacağımızı düşünmeye başlamamız gerekiyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.