Baler Fidan
YAŞANANLAR ÖZGÜRLÜK MÜ BAŞI BOŞLUK MU ?
Özgürlük Başıboşluk Değildir: Devlet Devlet Gibi Davranmak Zorundadır.
Bir ülkede özgürlüklerin varlığı, devletin otoritesinin zayıflığı anlamına gelmez.
Tam tersine, gerçek özgürlük ancak güçlü, tarafsız ve hukukla bağlı bir devletin varlığında güvence altına alınabilir.
Özgürlük; herkesin istediğini yapabilmesi, kendi kurallarını koyabilmesi, devletin yetki alanına alternatif bir güç oluşturabilmesi değildir. Özgürlük, hukuk içerisinde hareket edebilme hakkıdır. Devlet otoritesi ise bu hukuki sınırların herkes için eşit biçimde uygulanmasının teminatıdır.
Devletin görevi vatandaşın özgürlüğünü yok etmek değil, özgürlüğü başkalarının özgürlüğünü ve devletin hukuk düzenini ortadan kaldıracak bir güce dönüşmeden korumaktır.
Devlet içinde devlet olmaz
Güçlü devletlerin temel özelliklerinden biri şudur: “Hiçbir yapı, devletin üzerinde veya devletin yanında bir güç odağı haline gelemez.”
Bu yapı bir terör örgütü olabilir. Bir suç örgütü olabilir. Amacından sapmış bir cemaat veya tarikat olabilir. Siyaset ve ticaretle iç içe geçmiş bir dernek, vakıf veya başka bir sivil toplum yapılanması olabilir. Hatta işçinin, kamu çalışanlarının haklarını savunmak amacıyla kurulmuş bir sendika bile olabilir.
İsmi, tabelası veya kuruluş amacı ne olursa olsun temel ölçü aynıdır:
Hukuk herkese aynı uygulanmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi de tam olarak bunu söyler: Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz; devlet organları ve idare makamları işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uymak zorundadır.
O halde devletin yaklaşımı “Bu yapı bizden”, “Bunlar bizi destekliyor”, “Bunların arkasında şu siyasi güç var” şeklinde olamaz.
Devletin ölçüsü bizden olanlar ve olmayanlar değil, hukuka uyanlar ve uymayanlar olmalıdır.
Çünkü devlet bir grubun devleti değildir.
Devlet, bütün vatandaşların devletidir.
Özgürlük vardır; fakat başıboşluk yoktur
Burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız.
Ben derneklerin, sendikaların, vakıfların, cemaatlerin veya insanların inançları doğrultusunda bir araya gelmelerinin karşısında değilim.
Tam tersine, demokratik toplumun çoğulculuğa ihtiyacı vardır.
Anayasa’nın 33. maddesi dernek kurma özgürlüğünü açıkça güvence altına almaktadır. Sendikal örgütlenme de anayasal bir haktır. Din ve vicdan özgürlüğü ise Anayasa’nın 24. maddesiyle güvence altındadır.
Ancak özgürlüklerin de bir sınırı vardır.
Anayasa’nın 13. maddesi temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine uygun ve ölçülü biçimde sınırlandırılabileceğini öngörür. Anayasa Mahkemesi de ölçülülük ilkesini elverişlilik, gereklilik ve orantılılık üzerinden açıklamaktadır. (Anayasa Mahkemesi)
Dolayısıyla devletin denetimi, keyfî baskı anlamına gelmez.
Aynı şekilde özgürlük de devletin denetimsiz bırakılması anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinin dengesi tam da burada kurulmaktadır.
Din vicdandır; devlet yönetimi ise hukuktur
Türkiye’nin tarihî tecrübesi bize özellikle bir konuda çok önemli bir ders vermiştir:
Devlet yönetimi ile dinî otoritenin birbirine karıştırılması, zaman içerisinde devlet içerisinde alternatif hiyerarşilerin oluşmasına yol açabilir.
Anayasa’nın 24. maddesi herkesin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alırken aynı zamanda dinin, devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırmak ya da siyasî veya kişisel çıkar ve nüfuz sağlamak amacıyla istismar edilmesini yasaklamaktadır. (Anayasa Mahkemesi)
Bu düzenleme tesadüf değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihî tecrübesinin sonucudur.
Anayasa’nın 174. maddesi de aralarında 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’nun bulunduğu inkılap kanunlarını anayasal koruma altında tutmaktadır.
Buradaki temel mesele insanların inançlarına müdahale etmek değildir.
Mesele, dinî veya sosyal bir yapının devlet otoritesine alternatif bir otorite haline gelmesini önlemektir.
Çünkü vatandaşın devlete karşı sorumluluğunun yerine bir tarikat şeyhine, cemaat liderine, örgüt yöneticisine veya başka bir yapıdaki otoriteye bağlılık konulmaya başladığında devletin hukuk düzeni zedelenir.
Türkiye bunu daha önce yaşadı
Türkiye’nin yakın tarihi bu konuda çok ağır bedeller ödemiştir.
Devlet kurumlarının belli bir yapılanmanın kadrolarıyla doldurulması, liyakat yerine bağlılığın esas alınması, devlet içerisindeki karar mekanizmalarının hukuk ve kamu yararı yerine örgütsel ilişkiler üzerinden şekillenmesi Türkiye’ye çok ağır bir tecrübe yaşatmıştır.
15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar, devlet içerisindeki paralel yapılanmaların ne kadar büyük bir güvenlik ve yönetim sorununa dönüşebileceğini toplumun tamamına göstermiştir.
Buradan çıkarılması gereken ders sadece belirli bir yapılanmaya karşı mücadele etmek değildir.
Asıl ders şudur:
Bir daha hiçbir yapı devletin içine yerleşerek devlete alternatif bir güç haline gelememelidir.
Bugün bir yapı gider, yarın başka bir yapı gelir.
İsimler değişebilir.
Yöntemler değişebilir.
Siyasi aktörler değişebilir.
Fakat devlet içerisindeki liyakatsizlik ve denetimsizlik devam ettiği sürece aynı tehlike farklı isimlerle yeniden ortaya çıkabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca “hangi cemaat?” sorusu değildir.
Asıl soru:
Devlet neden herhangi bir cemaatin, tarikatın, siyasi grubun veya çıkar çevresinin devlet kadroları üzerinde belirleyici olmasına izin verir?
Liyakat giderse devlet zayıflar!
Devlet yönetiminde en tehlikeli şeylerden biri liyakatin yerini sadakatin almasıdır.
Bir kamu görevlisi görevine bilgisi, tecrübesi ve ehliyeti nedeniyle değil de bir yapıya, kişiye, siyasi gruba veya cemaat ilişkisine bağlı olduğu için getiriliyorsa burada yalnızca bir atama problemi yoktur.
Devletin kurumsal yapısı bozuluyor demektir.
Çünkü liyakatin olmadığı yerde kamu hizmeti zayıflar.
Kamu hizmetinin zayıfladığı yerde vatandaşın devlete güveni azalır.
Güvenin azaldığı yerde ise devlet ile vatandaş arasındaki bağ zarar görür.
Devletin en üst makamından en alt kademesine kadar herkes için aynı ilke geçerli olmalıdır:
Devlet kadrosu bir grubun kontenjanı değil, milletin emanetidir.
Milletvekili de bakan da bürokrat da kamu çalışanı da önce Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukuna ve milletine karşı sorumludur.
Bir siyasi partiye, cemaate, tarikata, sendikaya, vakfa veya başka bir yapıya bağlılık; devlet görevindeki anayasal ve hukuki sorumluluğun önüne geçemez.
Sendika, dernek ve vakıf da hukukun üzerindeki yapılar değildir
Bugün üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken başka bir konu da sivil toplum alanıdır.
Sendikalar çalışanların haklarını savunmak için vardır.
Dernekler ortak amaçlar etrafında insanları bir araya getirmek için vardır.
Vakıflar toplumsal fayda üretmek için vardır.
Bunların hiçbiri başlı başına kötü değildir.
Tam tersine, demokratik toplumun önemli unsurlarıdır.
Ancak tabelasında “sendika”, “dernek”, “vakıf” veya “sivil toplum kuruluşu” yazması hiçbir yapıya hukukun üzerinde olma hakkı vermez.
Bir sendika milyonlarca liralık aidat topluyor ama üyelerinin hakkını savunmuyorsa bunun hesabı sorulabilmelidir.
Bir dernek kuruluş amacından uzaklaşıp yalnızca belli bir çevrenin ekonomik çıkarına hizmet ediyorsa denetlenebilmelidir.
Bir vakıf toplumsal fayda yerine belli kişilerin ekonomik veya siyasi nüfuzunu artırmak için kullanılıyorsa hukuk devreye girmelidir.
Devletin denetimi ise siyasi yakınlığa göre değişmemelidir.
Devlet, kendisini destekleyen yapıya da muhalif yapıya da aynı hukukla bakmalıdır.
Çünkü devletin tarafsızlığı, en çok kendisine yakın olanları denetleyebildiği zaman anlam kazanır.
Devletin sopası değil, hukuku olmalıdır
Burada bir kavramı da düzeltmek gerekir.
Devlet elbette güçlü olmalıdır.
Ama devletin gücü “sopa” ile değil, hukukla ölçülmelidir.
Güçlü devlet; istediğini cezalandıran devlet değildir.
Güçlü devlet, kim olduğuna bakmadan hukuku uygulayabilen devlettir.
Bir vatandaş suç işlediğinde nasıl hukuk karşısında hesap veriyorsa, milyonlarca üyesi bulunan bir kuruluş da hukuk karşısında hesap verebilmelidir.
Bir siyasi parti, bir cemaat, bir sendika, bir dernek veya bir vakıf…
Hiçbirinin üzerinde “dokunulmazlık zırhı” bulunmamalıdır.
Ancak bunun tersi de doğrudur:
Devlet de kendi gücünü keyfî kullanamaz.
Hukuk devleti, hem vatandaşı hem devleti hukukla sınırlar.
Bu nedenle mücadelemiz özgürlükle değil, özgürlüğün istismar edilmesiyle olmalıdır.
Devletin dini adalettir
Benim devlet anlayışımın temelinde çok basit bir ilke var:
Devletin dini adalettir.
Devlet vatandaşının mezhebini, inancını, siyasi görüşünü, bağlı olduğu derneği, sendikayı veya sosyal çevresini ölçü olarak kullanamaz.
Devletin terazisinde herkes eşit olmalıdır.
Çünkü devlet terazisini bir tarafa eğdiği anda adalet duygusu kaybolur.
Bugün bir cemaat devlet kadrolarında etkili diye ona ayrıcalık tanırsanız, yarın başka bir cemaat aynı ayrıcalığı ister.
Bugün bir sendika hükümeti destekliyor diye görmezden gelirseniz, yarın başka bir siyasi iktidar başka bir sendikayı aynı yöntemle korur.
Bugün bir vakıf siyasi iktidara yakın diye denetlenmezse, yarın başka bir vakıf başka bir iktidarın arka bahçesine dönüşür.
Böyle bir sistemin adı hukuk devleti değildir.
Bu, kişilere ve ilişkilere göre değişen devlet düzenidir.
Asıl mesele devleti yeniden devlet yapabilmektir
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir güç odağı oluşturmak değildir.
İhtiyacı, devletin bütün güç odaklarından bağımsız ve tarafsız hale gelmesidir.
Devletin görevi vatandaşına “Sen bizden misin?” diye sormak değil;
“Sen hukuka uyuyor musun?” diye sormaktır.
Devletin görevi “Bu yapı bizi destekliyor mu?” diye bakmak değil;
“Bu yapı kanunlara uyuyor mu, kamu düzenine zarar veriyor mu, suç işliyor mu, devletin yetkilerine alternatif bir otorite oluşturuyor mu?” diye bakmaktır.
Bunun adı baskı değildir.
Bunun adı hukuk devletidir.
Özgürlük; devletin yokluğu değildir.
Özgürlük, hukukun varlığıdır.
Devletin güçlü olması da vatandaşın üzerinde sınırsız bir güç sahibi olması değildir.
Devletin güçlü olması, hukukun herkes için eşit uygulanabilmesidir.
Türkiye geçmişte devlet içerisinde örgütlenen yapıların, liyakatin terk edilmesinin, siyasi ve dinî ilişkilerin kamu yönetimine taşınmasının bedelini ağır biçimde ödedi.
Aynı hatayı yeniden yapmamak zorundayız.
Çünkü devlet zayıfladığında yalnızca devlet zarar görmez.
Devletin zayıflamasının faturasını en sonunda yine millet öder.
Onun için bugün söylememiz gereken şey ne bir cemaat düşmanlığıdır ne bir sendika düşmanlığıdır ne de sivil toplum karşıtlığıdır.
Söylememiz gereken çok daha basit ve çok daha temel bir şeydir:
Herkes özgür olsun.
Herkes örgütlenebilsin.
Herkes inancını yaşayabilsin.
Herkes düşüncesini açıklayabilsin.
Ama hiç kimse ve hiçbir yapı devletin üzerinde olmasın.
Çünkü devletin üzerinde başka bir güç odağı oluştuğu gün, vatandaşın özgürlüğü de devletin bağımsızlığı da tehlikeye girer.
Ve artık mesele özgürlük değil, devletin kime ait olduğu meselesine dönüşür.
Türkiye Cumhuriyeti’nin cevabı ise nettir:
Devlet hiçbir grubun, hiçbir cemaatin, hiçbir tarikatın, hiçbir siyasi yapının, hiçbir sendikanın ve hiçbir çıkar çevresinin devleti değildir.
Devlet, milletin devletidir.
Ve devlet, her kesime devlet gibi davranmak zorundadır!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.