HZ: MUHAMMED İÇİN UYDURULAN HURAFELER: -6-

Peygamberi aşırı aşırı yüceltenlerin başında tasavvufçular gelir. Çünkü onlara göre Peygamber demiş ki: “El ulemaü verese tül Enbiya.” Yani, Âlimler Nebilerin varisleridir” demiş. Bu duruma göre kendilerini âlim yaparak Peygambere varis olan veliler, Peygamberden sonra onun eriştiği yüce mertebelere veliler sahip oluyorlarmış. İşte böyle Peygamberi ilahlaştırıyorlar ki, Peygamberden sonra yerine kendilerini koyup ilahlaştırsınlar.

Bu ilahlaştırma da Veliler, Peygamberi önce Nuru Muhammedi yaparlar. Yani Allahtan gelen nurla var olan Muhammed, önce mana âlemindedir. Henüz madde olmamıştır. İkinci aşamada Hz. Muhammed hakikati Muhammediyye ye ulaşır. Orada mana ile madde arasında yer alır. Üçüncü aşama da Hz. Muhammed İnsanı Kamil olur ki her şey onda bir olur. Tasavvufçular üç aşamada Peygamberi manadan maddeye ulaştırıp onu ilahlaştırıyorlar ve Hıristiyanların teslisini İslam dinine taşıyorlar.

Hakikati Muhammed’i hakkında İbn Arabî’nin dedikleri:

Âlemin başlangıcı hava (boşluk)tur. Âlemde ilk mevcut Rahmani arşın üzerine istiva ile neticelenen Rahman-i Hakikat-i Muhammediyedir. Rahmani arş, ilahi arştır. Ayrı bir varlık söz konusu olmadığı için onu ihata etmekte söz konusu değildir.

O, neden var olmuştur? O varlık veya yoklukla nitelenmeyen malum hakikatten var olmuştur?

Nerede var olmuştur? Hava (boşlukta) var olmuştur. Ne şekilde var olmuştur? Kendisini bilmekle ifade edilen Hak Allah’ta mevcut olan misal (şekil) üzere var olmuştur. Niçin var olmuştur? İlahi hakikatleri var etmek için.

Gayesi nedir? Karışımdan kurtulmak ve karışım olmaksızın her âlemin yaratıcısından nasibini almasını sağlamak. Gayesi, hakikatlerini izhar etmek ve en büyük âlemin feleklerini bilmek içindir. (Fütuhatı Mekkiyye 152-154)

İbn Arabî devam ediyor: “Nuru içinde bir lamba bulunan kandile benzer. Lambaya benzetilmiştir. O boşlukta akılla adlandırılan hakikati Muhammed’den daha çok kabul edeceği bir şey yoktu.

Akıl denilen bu hakikati Muhammedi, bütünüyle bu âlemin başlangıcı ve varlık olarak ilk açığa çıkanıdır. O’nun varlığı O ilahi nurdan, boşluktan ve külli hakikattendir. Boşlukta kendisi var olmuş ve âlemin kendisi onun tecellisinden var olmuştur. Onun en yakını, âlemin imamı ve bütün peygamberlerin sırrı, sırdaşı Ali B. Ebi Talip’tir. (Fütuhatı Mekkiyye 154)

İbn Arabî gibi sonraki sofiler zaman ve mekân bağlamında ilahi bir fonksiyon üstlenen tarihi bir şahsiyet olarak Muhammed’e değil tamamen zamandan önce mevcut olan bir mücerret mahiyet olarak Hakikati Muhammed’e müracaat ettiler. (Macit Fahri İslam felsefesi tarihi 192)

Mübalağalı Övme: Yazılan methiyelerde hakikati Muhammediye anlayışından hareketle Hz. Peygamber o kadar abartılı bir şekilde övülmüştür ki, Muhammet olmasaymış ne ay ve güneş doğar, ne yıldızlar parlar, ne gece ve gündüz ortaya çıkar, ne denizler coşar, ne dağlar ve hayvanlar meydana gelirmiş.

Mesela İbn Nubate El Mısri şöyle diyor: “O Muhammed olmasaydı ne yer ne ufuk, ne zaman, ne yaratık ne dağ olurdu.

O olmasaydı ne hidayet şimşekleri olan Menasik ne vahyin indiği yerler olurdu. (Dr. Zeki Mübarek a g e 200)

Bütün bu abartmaların sebebi, tasavvufun hakikati Muhammediye efsanesidir. Çünkü tasavvufa göre hakikati Muhammediye İbn Arabî’nin söylediği gibi, varlık kubbesinin dayandığı sütun, Allah ile insanlar arasında bağlaçtır. Her şeyi idare eden ve kendisinden her şey sadır olan kuvvettir.

İbn Arabî Muhammed’in hakikatini şöyle ifade etmektedir:

“Allah, varlıkları yarattığı zaman sınıflara ayırdı ve her sınıftan bazılarını seçkin kıldı. Yaratıklarından birini seçti. Bu kişi hem onlardandır hem de onlardan değildir.

Yani: İlahlaştırıldığı için onlardandır, ama ilah olduğu için onlardan değildir. Aynı zamanda hem kadim hem hadistir. (Dr. Zeki Mübarek, a g e 201)

O bütün yaratıklara egemendir. Allah varlık kubbesini üzerine kurduğu sütun yapmıştır. Görünümlerin en üstün ve en yücesi kılmıştır. İnsanlığın çamuru var olmadan önce O bilgi sahibidir. O Hz. Muhammed’dir. Onunla ne yarışılır ne de benzeri olur. Efendi odur, başkaları halktır. (Dr. Zeki Mübarek a g e 20)

Hakikati Muhammedi nereden geldi? Hakikati Muhammediye temel olarak Hıristiyan inancına dayandığı görüşü yaygındır. İkisi arasında büyük benzerlik bulunmaktadır.

Şöyle ki: Hıristiyanlara göre Hz. İsa, Allah’ın oğludur. Yani Hz. İsa, Allah ile kullar arasında bir vasıta kabul edilmiştir. Hakikati Muhammediye inancına göre de taayyünlerin ilkidir ve Hz. İsa’nın üstünde baba Allah’tan başka bir şey bulunmadığı gibi, Muhammed’in üstünde de zatı Ehadiyet ’ten başkası yoktur. Hristiyanlar, Hz. İsa’ya seslendikleri vakit Allah’ı gözlerinin önüne getirirler.

(Tasavvufçuların şeyhi gözünün önünde canlandırması olan rabıta da bu ifadenin aynısıdır.) Tasavvufçular da Muhammed’e seslendikleri zaman “Muhammed olmasaydı varlık olmazdı” derler.

“Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” anlamında ki “Levlak” hadisini tasavvufçular bu amaçla uydurmuşlar ve onunla Hristiyanlığa karşı bir üstünlük sağlamayı düşünmüşlerdir.

(Bunun uydurma olduğu için bak: Keşf-ül Hafa 2/164 Lam maddesi)

Gerçek şu ki: Hakikati Muhammediye inancı hurafe ve saçmalıktan başka bir şey değildir. Gördüğümüz kadarıyla Hristiyan teoriden alınmıştır. Hristiyanlar, kuvvetleri akıllara ayıran Yunan felsefesinden alınmıştır. (Dr. Zeki Mübarek a. Gr. 1/279)

Tasavvufçuların inançlarından biri de şudur: Cebrail vahyi alıp peygambere getirdiği zaman Peygamberimiz Cebrail’e soruyor, bu vahyi sen nereden alıp getiriyorsun? Diyor. Cebrail de Bir perdenin arkasından veriyorlar, başka bir şey bilmiyorum diyor. Bunun üzerine bu sefer bak bakalım kim veriyor, diyor. Bunun üzerine Cebrail vahyi alacağı zaman perdeyi aralayıp vahyi kim veriyor diye bakıyor. Bakıyor ki, vahyi veren de Hz. Muhammed. (Bu hikâyeyi anlatan Cübbeli, "Alanda O, veren de O” buyuruyor.)

Evet, bu saçmalık hurafeleri anlatanlar gerçek dinin ve vahyi ilahi olan Kur’an’ın düşmanlığını böyle devam ettiriyorlar. Bu akılsız din düşmanları, bu hurafeleri birbirilerine bir nas gibi anlatıyorlar. Niçin anlatmasınlar ki bu iftirayı tasavvufun en büyük temsilcisi İbn Arabî ortaya atmıştır.

İbn Arabî, Taha suresi 114. Ayetini tefsir ederken, “Kur’an Cebrail’e inmeden evvel Muhammed’e toptan verilmiştir. Ona, Cebrail’den önce Kur’an’la acele edip ümmetine toplu olarak sunma. Senden başka kimse onu anlamaz” denilmiştir.

Hâlbuki apaçık ayetler, Hz. Muhammed’e Kur’an’ı öğretenin Cebrail olduğunu yine Kur’an bildirir:

“İnkârcılar: “Kur'an ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Oysa biz, onu senin kalbine iyice yerleştirmek (ve insanların kavramasını kolayca sağlamak) için tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde ayet-ayet, sûre-sûre okuduk/indirdik. (Furkan 32-33)

Yine başka bir ayette Peygamberimizin daha önceden Hz. Muhammed’in Kur’an’dan haberi olmadığı şöyle bildiriliyor:

“İşte böylece sana buyruğumuzdan bir ruh¹ vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat onu, kullarımızdan dileyen kimseyi doğru yola ileteceğimiz bir ışık yaptık. Kuşkusuz sen, dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin.” (Şura 52) (İbrahim Sarmış Tasavvuf ve İslam s. 224-224-225-226)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bekir ÇÖL Arşivi

HZ: MUHAMMED İÇİN UYDURULAN HURAFELER:

31 Ağustos 2026 Pazartesi 11:10

KURAN DA HZ.MUHAMMED’İ ANLATAN AYETLER:

24 Ağustos 2026 Pazartesi 00:00

BİR HOCAYA CEVAPLAR

17 Ağustos 2026 Pazartesi 09:53

KURAN DA DUA AYETLERİ:

10 Ağustos 2026 Pazartesi 11:47

HZ İSA NE İÇİN GELECEK?

02 Ağustos 2026 Pazar 09:12

İSLAMIN SERÜVENİ

27 Temmuz 2026 Pazartesi 15:00

İYİ MÜSLÜMAN KİMDİR?

19 Temmuz 2026 Pazar 09:35