Bekir ÇÖL
TASAVVUFLA SAPITANLAR: TASAVVUFÇULARIN AĞIR SUÇLARI VE HIZIR:
Gaziantep’in Kadiri şeyhi Hacı Hilmi Kutlubay Efendi diyor ki, Tarikatta Nesimi, Mansur, Muhiddin Arabi vs.nin sözleri o zamanın zahir âlimlerine ağır geldiği gibi bizim sözlerimiz de çoklarına ağır gelir. Onun için bizim kitabımızı tasavvuf kitapları ile kıyaslayın. Fıkıh kitapları sadece fıkha ait konuları yazar. Tasavvuftan bir şey yazmaz. Bizim yazdığımızın azı fıkıh çoğu tasavvuftandır. Kur’an’ı Kerim ve hadisi şerifler hem fıkhı, hem tasavvufu söyler. Hadis kutsiler de yüzde doksan-ı tasavvufu söyler.
Günümüzde bazı hocalar fıkıhta olanları okur, açıklar, tasavvufa yaklaşamaz. Çünkü onlara ağır gelir. Biz ise hem fıkhı, hem tasavvufu, hem yaşar, hem açıklar, hem de o uğurda çalışırız. Kehf Suresinde Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.); Sure’i Neml de, Sure-i Yusuf’ta ve daha birçok ayetleri de incelersen, tasavvufu söyler. Bunları biz kitaplarımızda bahsettik. Ama zahir âlimleri gelmiş, geçmiş, yapmış söylemiş diye yüzeyinden söyler, derine dalmazlar. Misal: Belkıs’ın köşkünü yemenden Kudüs’e, bir evliyanın başını çevirip bakıncaya kadar getirmesi” böyledir. (Neml 40) Hz. Meryem’e devamlı cennetten yemek gelmesi. (Al’i İmran 37)
Gerekli izah: Hilmi Baba diyor ki: Tasavvuftaki Hallaç’ı Mansur’un, Nesimi’nin ve Muhiddin’i Arabi’nin sözlerini herkes anlayamaz, onların sözleri zahir âlimlerine ağır gelir. Benim sözlerimde zahir âlimlerine ağır gelir” diyor. Hilmi Babanın zahiri âlim dedikleri yaşadıkları dönemin şer’i hükümlerini uygulayan kadılardır. Hallaç, İran dinlerinden aldığı Allah’ın insana hulul edeceğini İslam dinine sokmaya kalktı ve “Ben Allah’ım” manasında “Enel Hak” dedi. Zamanın âlimleri yargıladılar ve idama mahkûm ettiler, cezası infaz edildi. Nesimi daha sonra geldi, o da “Enel Hak” diyen Hallaç’ın peşinden gittiğini gösteren şiirler söyledi. Şöyle diyordu:
“Bulmuşum Hakkı, Enel Hak söylerem. Hak benim Hak bendedir, Hak söylerem” diyerek, hulul inancına bağlılığını gösterdi. Onu da zamanın âlimleri yargıladı ve cezalandırdı.
Muhyiddini-i Arabi ise, Yunan filozoflarının, “Kâinat kadimdir, vardan yok, yoktan var olmaz” sözlerini haklı çıkarmak için, Kâinat Allah’ın kendisidir diyerek Vahdet-i Vücut yani “varlığın birliği fikrini ortaya attı. Buradan yola çıkarak insanı ilahlaştırdı. Diğerleri gibi idam edilmese de yüzlerce âlim tarafından “Şeyh-ül Ekber” “en kâfir” şeyh unvanını aldı. Tasavvuf ehli bu üçünün ve daha birçok tasavvuf erbabının küfre götüren yanlış sözlerine sır dediler, Hak dediler, onları yücelttiler ve tasavvuf şehidi yaptılar. Tasavvuf ehli yanlış inançlarına dayanak ararlar, bu ihtiyaçlarını gidermek için hadis ve hadisi Kutsi uydururlar. Kur’an-ı Kerimden de bazı ayetleri işlerine geldiği gibi manalar vererek istismar edecekleri hayali varlıklar icat ederler.
Hızır kimdir? Kur’an-ı Kerimin Kehf Suresinde “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik” (Kehf/65) buyurularak bize tanıtılan “Kullarımızdan bir kul” deyiminin yerine Hızır yerleştirilmiştir. Kur’an-ı Kerimde Hızır’ın kıssasına benzer bir kıssa da yoktur. Hızır’ın ölümsüz olduğu iddia edilmiş fakat yine Kur’an-ı Kerimin Enbiya (34) ayeti ile geçersiz kılınmıştır. Çünkü bu ayette, “Biz, senden önce yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik” buyurarak ölümsüz insan olmayacağını açık ve net olarak Yüce Allah bildirmiştir.
Kehf Suresi ayetinde ki, “Bir Kul” un, (Maverdi) Melek, (Fahreddin’i Razi) onun Nebi değil veli olduğunu söylemiştir. İbn-ül Cevzi, İbn Kayyım ve Ali el Kari Hızır’ın yaşadığına dair rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu söylemişlerdir. Bu konuda en derin bilgiye Endülüslü âlim İbn Hazm sahiptir. Onun tespitiyle Mehdilik te, Hızır telakkisi de Yahudi kökenlidir. Hızır ve İlyas’ın bugüne kadar yaşadığı varsayımı Yahudi telakkilerine dayanır. (El Fisal 4, 180) Hızır’ın yaşayıp ölmüş biri olduğunu söyleyenler arasında Buhari, Ebu Hayyan, İbn-ül Cevzi, İbn Teymiye, El Münavi, Suyuti gibi isimler sayılabilir.
M. ARABİDEN ŞAŞIRTAN SÖZLER:
-(Allah'ın) kendisi onların aynı olduğu halde, eşyayı yaratanı tenzih ederim.
--Gözüm onu (Allah'ın) yüzünden başkasına bakmadı, kulağım kelamından başka ses duymadı. (Fütuhat-ı Mekkiyye 2. cilt)
--Arabi’ye göre "İnsan-ı Kamil": Göz için göz bebeği ne ise, Hakk için insanı kâmil de odur. Nasıl ki göz, göz bebeği ile görür ise, insan da kendisi ile Hakkın kendisini gördüğü tecelligahtır. Çünkü O' Hakk'ın aynasıdır.
--Eğer insan yaratılmasaydı bu irade gerçekleşmez ve Hak’ta bilinmiş olmazdı. (Yani, insanın yüzünde Allah kendisini görüyormuş)
--İnsan âlemi koruyan ve nizamını devem ettiren bir varlıktır. (Füsus Âdem Fassı)
İzah: Burada âlemden maksat kâinat dersek, buranın nizamını insana vermek abesle iştigal olur. İnsan dünyada yaşadığına göre nizam verdiği âlem dünya olması gerekir. Yapılan ilmi tespitlere göre dünya yaratılalı dört buçuk milyar sene olmuş. Başlangıcından bu güne kadar dünyada altı defa kıyamet kopmuş. Dört buçuk milyar yaşındaki dünya da insanın yaşadığı zaman bugünün ilim adamlarına göre dört yüz seksen bin senedir. Beşerilikten sorumlu insana geçtikten sonraki zamanı bunun yarısı kabul edersek, insanın dünyaya nizam vermesi dört buçuk milyar sene içinde iki yüz bin seneye tekabül eder. Bu kısacık zaman içinde insan dünyaya nizam vermemiş bilakis “zaheral fesadü fil berri vel bahri bima kesebet eydinnas” “İnsanın eliyle yaptıkları yüzünden yeryüzünde ve denizlerde bozulma meydana geldi” ayeti mucibince insan dünyaya nizam değil fesat vermiştir.
M. Arabi, insanı ilahlaştırarak dünya âleminin nizamını ona vermek istiyor ama işin aslının öyle olmadığını birazcık aklını kullananlar anlayabilirler.
--İbn Arabi’ye göre: Çünkü ruhi, cismani ve nefsi kemaliyle insanın yapısı Allah'ın suretidir. (Yusuf Fassı) Kısa İzah: İbn Arabi diyor ki: İnsan ruhunu, cismini ve nefsini kemale erdirerek insanın yapısı Allah’ın sureti olmuştur’ diyor. Tasavvuf ehli bu sözü hadise çevirerek “Allah Âdemi kendi suretinde yaratı” diye bir uydurma sözde icat etmişlerdir. Kaldıki M. Arabi’nin cümlesinde kast edilen bütün insanlık olmadığı gibi, bütün Müslümanlar da değildir. M. Arabi’ye göre Allah’ın suretine girmeyi hak edenler tasavvuf kademelerinde ilerleyerek Gavs, Kutup ve nihayet İnsan-ı Kamil mertebesine erenlerdir.
--İbn Arabi’ye göre: "Mükâfat, itaatkârın nefsinde günahtan meydana gelen eserin ismidir. Cezalandırma da, günahkârın nefsinde günahtan meydana gelen eserin ismidir."
Kısa İzah: Yani: "Arabi’ye göre ahirette sevaba mükâfat, günaha da ceza yoktur." M. Arabi’nin fikrine göre her şey Allah olduğuna göre mükâfat görecek insanda, mükâfatı olan cennette, cezayı hak eden suçluda, cezası olan cehennem de bizatihi Allah’ın kendisidir.
Dolayısıyla Bizim anlayışımıza göre ameli güzel olanın cennete gitmesi ve ameli kötü olanın cehenneme gitmesi gerçekliği olmayan izafi bir kavram olmuş oluyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.