Sadaka Taşından Çelik Kapıya: Biz Ne Ara Bu Hale Geldik?

Bir zamanlar bu toprakların şehirlerinde, cami avlularında sessiz birer muhafız gibi duran “Sadaka Taşları” vardı. Kimse o taşın başında beklemez, kimse kimseye hesap sormazdı. Parası olan, elinin tersiyle oraya bir miktar bırakır; ihtiyacı olan ise gece karanlığında, haysiyetini koruyarak sadece o günkü rızkını alırdı. Verenin sağ eli, alanın sol elinden haberdar olmazdı.

Peki, ya bugün? Bugün biz, evlerimize çelik kapılar taktırıyoruz. Yetmiyor; üç kilit, beş sürgü, alarm sistemleri ve her köşe başına birer kamera yerleştiriyoruz. Yine de yastığa başımızı koyduğumuzda o kapının ardındaki hayattan korkuyoruz.

Sahi, biz ne ara bu hale geldik?

Eskiden kapılar tahtadandı ama gönüller çelik gibi sağlamdı. Komşu komşunun anahtarını saklar, "emanet" dendiğinde akan sular dururdu. Şimdi kapılarımız çelikten ama gönüllerimiz sırça saraylar gibi kırılgan ve güvensiz.

Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin avlusundaki ağaçlara Ramazan’da asılan zekât keselerini anlatırdı büyüklerimiz bizler küçükken. Üç ay boyunca o keseler orada asılı kalırmış. İhtiyacı olan gelir, keseden sadece bir günlük nafakasını alır, düğümü tekrar bağlarmış. Kimse “hepsini alayım da yarınım garanti olsun” demezmiş. Çünkü biliyormuş ki; kul hakkı ateşten bir gömlektir ve o gömlek giyeni yakar.

İstatistikler mi, kilitler mi?

Bir toplumun çöküşü ekonomik verilerle veya istatistiklerle değil, kapısındaki kilit sayısıyla ölçülür.

  • Kilit arttıkça, insanlık azalır.
  • Kamera çoğaldıkça, merhamet göç eder.
  • Duvarlar yükseldikçe, gönüller alçalır.

Cevabını vermemiz gereken can yakıcı bir soru var: Hangi ülke daha zengindi? Sadaka taşına para bırakan, kapısını kilitlemeden uyuyan o "yoksul" dedelerimizin ülkesi mi? Yoksa her yanı kameralarla çevrili, banka hesapları kabarık ama korkudan gözüne uyku girmeyen bugünkü "modern" dünya mı?

Mesele demir değil, vicdan!

Dedelerimizin belki cebi delikti ama kalbi tokçaydı. Bizim cüzdanlarımız şişkin ama gözümüz bir türlü doymuyor. Komşusu açken tok yatmayı reddeden bir medeniyetten, üst katında cenaze varken alt katında düğün dernek kuran, birbirinin yüzüne bakmayan bir apartman kalabalığına evrildik.

Bizi koruyacak olan dördüncü bir kilit ya da daha yüksek bir duvar değil. Bizi ancak eski vicdanımız kurtarabilir. Eğer bugün bir caminin önüne sadaka taşı koysak ve o taş bir saatte boşalıyorsa, mesele paranın yokluğu değil, güvenin ve kanaatin yokluğudur.

Son bir soru...

Evinize o yeni, "geçilmez" denilen kilitleri taktırırken bir an durun ve düşünün: Biz o kapıları hırsıza karşı mı kilitliyoruz, yoksa dışarıda bıraktığımız kendi vicdanımıza mı?

Belki de ilk kilidi söktüğümüz gün, özlediğimiz o huzur şehirlerimize geri dönecek. Kim bilir?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Metin ÇAĞAN Arşivi

Demirağ OSB: Bir Şehir Üretmeden Büyümez

01 Haziran 2026 Pazartesi 10:17

“Biz” Demeyen Şehir Büyümez

11 Mayıs 2026 Pazartesi 10:58

Sivas’ın Havalimanı Meselesi

07 Mayıs 2026 Perşembe 09:47

Sivas’ın Kaybolan Ruhuna Çağrı

20 Nisan 2026 Pazartesi 10:42