Metin ÇAĞAN
Kaybettikten Sonra Kıymet Bilmenin Anlamı Kalmıyor
Hayat, elimizdekilerin değerini bize genellikle onları kaybettiğimiz gün fısıldar. Bu, insanoğlunun kendine söylediği en büyük, en acı yalandır. Vatanı, uğruna can verdiğimiz toprağı, hayatın fırtınalarında sığınacak tek limanımız olan anneyi ve babayı, ruhumuzu besleyen bir şairi, yazarı ya da bir ustayı… Hep sanki hiç gitmeyeceklermiş gibi hoyratça yaşar, yokluklarında ise dizlerimizi döveriz.
Sormak lâzım kendimize: Kaybettikten sonra gelen o muazzam kıymet bilme hissinin, toprağın altına girene ne faydası var?
Çocukken anlamayız, dünya sadece bizim etrafımızda dönüyor sanırız. Gençken başımızda kavak yelleri eser; her şeyi kendimizin başarabileceğini, kimseye müdahale ettirmeyeceğimizi zannederiz. Bu cahilce gururla bazen öfkelenir, bazen yersiz tripler atar, en çok da bizi dünyada karşılıksız seven tek varlıkların kalbini kırarız.
Annemizin "Oğlum/kızım montunu al" uyarısı yük gelir, babamızın bir hayat nasihati sıkıcı gelir. Haklı çıkma sevdamız yüzünden, o koca çınarların karşısında sesimizi yükseltiriz. Ne büyük bir hadsizlik ne büyük bir gaflet!
Ne zaman ki hayatın o buz gibi tokadı yüzümüze çarpar, işte o zaman büyümeye başlarız. Arkamızı döndüğümüzde bizi her beladan koruyan o siperlerin yerinde yeller estiğini görürüz. İşte o an, insanın göğüs kafesine koca bir taş oturur. Dilimizden ve yüreğin derinliklerinden tek bir kelime dökülür: "Keşke..."
Bir insanın hayatında ne kadar çok "keşke" varsa, o kadar da birikmiş pişmanlığı, ödenmemiş borcu vardır. "Keşke hayattayken bir dediklerini iki etmeseydim", "Keşke o gün o telefonu yüzlerine kapatmasaydım" diye sayıklar dururuz. Ama nafile... Zamanı geriye alacak hiçbir güç yok.
Anne ve baba bu hayata erken veda edince, insan omuzlarında ağır bir yükle kalakalır. Bir kere çocukluğunuz biter, gençliğiniz yarım kalır. O koca boşluğu ne para ne pul ne de dünya nimetleri doldurabilir artık. Biz ise suçu hep hayata atarız; "Hayat çok acımasız" deriz.
Hayır, kendimizi aldatmayalım! Acımasız olan hayat değil; sevdiklerimizin yaşlandığını, bir gün göçüp gideceğini bile bile dünyalık telaşları onların önüne koyan biziz, bizim görmezden gelişimiz.
Yüce Allah, İsrâ Suresi'nin 23. ayetinde adeta ruhumuzu sarsarak şöyle buyurur:
"Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı 'Öf!' bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle."
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de anne ve babanın rızasını kazanmayı cennetin anahtarı olarak müjdelemiş.
Dinimiz, ahlakımız, insanlığımız bize "onlar yanındayken hizmet et, gönüllerini hoş tut" diye bas bas bağırırken, biz neden bu büyük hazineyi toprağa gömdükten sonra ağıtlar yakıyoruz?
Gelin, bu büyük yanlıştan, bu vicdan azabından vazgeçelim. Geç kalmış bir sevginin, musalla taşında dökülen gözyaşının gidene hiçbir faydası yok. Eğer anneniz, babanız, sevdikleriniz halen hayattaysa, nefes alıyorlarsa bu yazıyı okur okumaz gururunuzu, öfkenizi, dünya telaşınızı bir kenara fırlatıp atın. Koşun, sarılın. Can-ı gönülden kucaklaşın. "Seni seviyorum, iyi ki varsın" deyin.
Unutmayın; yarın çok geç olabilir. Bugün sarılmaktan imtina ettiğiniz o sıcak bedene, yarın buz gibi bir mermer taşında dokunmak zorunda kalabilirsiniz. Kendinize bu kötülüğü yapmayın. Değer verdiklerinizin kıymetini, onlar henüz yanınızdayken bilin!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.