KURNAZLIK MI, ZEKÂ MI?

İnsan hayatında bazen öyle anlar vardır ki, karşımızdakini kandırdığımızı düşünürken aslında kendimizi kandırdığımızı fark ederiz.

Çünkü kurnazlıkla zekâ aynı şey değildir.

Zekâ, doğruyu bulmak ve çözüm üretmek için kullanılır. Kurnazlık ise çoğu zaman kısa yoldan avantaj sağlamanın hesabını yapar. Zekâ geleceği düşünür; kurnazlık günü kurtarmaya çalışır. Hayat da çoğu zaman ikisi arasındaki farkı insana er ya da geç öğretir.

Bir insan karşısındakini saf, bilgisiz ya da çaresiz gördüğü anda aslında ilk hatasını yapmış olur. Çünkü insanı yanılgıya düşüren çoğu zaman karşısındakinin ne bildiği değil, kendisinin karşısındaki insan hakkında ne düşündüğüdür.

“Bunu anlamaz”, “Buna itiraz etmez”, ve “Nasıl olsa farkına varmaz” vb. İşte büyük yanılgılar çoğu zaman böyle başlar.

Oysa bir insanın sessiz kalması, hiçbir şey bilmediği anlamına gelmez. Bazen susan insan, söyleyeceklerini biriktiriyordur. Bazen geri adım atan insan korktuğu için değil, karşısındakinin ne kadar ileri gideceğini görmek için bekliyordur.

Hayatın bize öğrettiği önemli gerçeklerden biri de şudur:

Karşımızdaki insanın zekâsını küçümsediğimiz anda, aslında kendi zekâmızın sınırlarını göstermeye başlarız.

Bugün günlük hayatımızda bunun pek çok örneğine rastlıyoruz. İş hayatında, ticarette, alışverişte, siyasette, bürokraside, hatta en yakın ilişkilerimizde bile…

Birileri sürekli diğerlerinden daha fazla kazanmanın, daha az sorumluluk almanın, kendi hatasını başkasının üzerine bırakmanın veya karşısındakinin iyi niyetinden yararlanmanın hesabını yapıyor.

Üstelik bütün bunlar bazen “uyanıklık” diye alkışlanıyor. Oysa bir insanın başkasını kandırabilmesi, onun zeki olduğunu göstermez. Bazen sadece ahlaki bir sınırı aşabildiğini gösterir.

Asıl başarı, kimseyi kandırmadan kazanabilmektir. Asıl maharet, başkasının hakkına girmeden kendi hakkını alabilmektir. Asıl zenginlik ise başkasının kaybı üzerinden kendi kazancını büyütmemektir. Çünkü insanın kazandığı her şey para değildir. Güven de bir kazançtır. İtibar da bir kazançtır.

İnsanların arkanızdan “İyi ki tanımışım” diyebilmesi de bir kazançtır. Ve bunları kaybetmenin bedeli, bazen maddi bir kayıptan çok daha ağırdır.

Ne yazık ki günümüzde “Ben işimi bilirim” sözü, zaman zaman dürüstlükten uzaklaşmanın bahanesi hâline geliyor.

Fırsatçılık yapmak, sözünün arkasında durmamak, başkasının hakkını gözetmemek ya da insanları kendi çıkarı için kullanmak “iş bilmek” zannediliyor.

Oysa iş bilmek başka, iş çevirmek başkadır. Zekâ başka, uyanıklık başka…

Bir başkasının açığını yakalamak kolaydır. Zor olan, kimsenin açığını kullanmadan başarılı olmaktır.

İnsanları birbirine karşı kullanmak kolaydır. Zor olan, herkesin hakkını gözeterek iş yapmaktır.

Karşımızdakini küçümsemek kolaydır. Zor olan, onun da bizim kadar düşünebildiğini kabul etmektir.

Belki de eğitim tam burada devreye giriyor. İyi eğitim yalnızca insana bir meslek kazandırmaz. İyi eğitim; insana ahlakı, sorumluluğu, vicdanı ve ölçüyü de öğretir.

Çünkü dünyanın en başarılı insanı olup insanlara güven vermiyorsanız, sahip olduğunuz başarı bir süre sonra yalnızca bir rakamdan ibaret kalır.

Bir insan çok iyi bir meslek sahibi olabilir. Çok para kazanabilir. Büyük makamlar elde edebilir. Fakat dürüstlüğünü kaybettiği gün, aslında en değerli servetini kaybetmeye başlamıştır.

Çünkü makam geçicidir. Para azalabilir. İnsanlar değişebilir. Ama karakter, insanın kendisiyle baş başa kaldığında taşıdığı en önemli kimliktir.

Bu yüzden “Kim kimi kandırıyor?” diye sormadan önce belki de kendimize başka bir soru sormalıyız: “Ben bugün kazandığım şeyin karşılığında ne kaybediyorum?”

Bir başkasını kandırarak elde ettiğimiz küçük bir kazanç, yarın bize çok daha büyük bir itibar kaybı olarak dönebilir.

Ve hayatın en büyük ironilerinden biri şudur: İnsan bazen başkasına kurduğu hesabın içinde kendisi kalır.

Kendisini çok akıllı zanneden, karşısındakini küçümseyen ve herkesi kendi hesabına göre değerlendiren insan, bir gün hayatın önüne koyduğu gerçekle karşılaşır.

İşte o gün anlar ki mesele, kandırmak değilmiş. Mesele, insan kalabilmekmiş.

Çünkü gerçek zekâ, insanları kandırmanın yolunu bulmak değil; kimseyi kandırmaya ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir.

Belki de hayatta kazanılması gereken en büyük yarış, başkalarını geçmek değil; kendi nefsimizin kurnazlığını yenebilmektir.

Çünkü insanın gerçek değeri, ne kadar insanı kandırabildiğiyle değil, kaç insanın ona gönülden güvenebildiğiyle ölçülür.

Haftaya yeni bir konuda görüşebilmek dileğiyle…

Kalın sağlıcakla…

e0d31162-ced3-4f64-b201-554a343180ed.jpg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sabri KARAKAYA Arşivi

AKLIN YOLU, KALBİN GÖZÜ…

12 Ekim 2026 Pazartesi 00:00

HAYAT VE DEĞER…

05 Ekim 2026 Pazartesi 00:00

ÖNCELİK VE LİYAKAT-IV

28 Eylül 2026 Pazartesi 00:00

ÖNCELİK VE LİYAKAT-III

21 Eylül 2026 Pazartesi 00:00

ÖNCELİK VE LİYAKAT-II

14 Eylül 2026 Pazartesi 10:37

ÖNCELİK VE LİYAKAT

07 Eylül 2026 Pazartesi 00:00

Menfaat ve Dostluk:

24 Ağustos 2026 Pazartesi 00:00

Öncesi, Sonrası...

17 Ağustos 2026 Pazartesi 09:18

Yapay Zekâyla Saptırılan Gerçeklik…

09 Ağustos 2026 Pazar 11:48