Eyüp YENEROĞLU
Türk Siyasal Geleneğinin Tarihsel Krizi: Tarikatçılığın Devletle İmtihanı
Türkiye’nin siyasal tarihine baktığımızda, karanlık bir tekrar gözlemleriz: tarikatların devletle iç içe geçtiği anlar. Bu mesele, dinin varlığıyla ya da bireysel maneviyat arayışıyla ilgili değildir. Sorun, tasavvufun ahlaki bir yol olmaktan çıkıp örgütlü bir güç odağı hâline gelmesi ve devlet aklıyla iç içe geçmesidir. Tarihsel kriz, dinin kendisinden değil; dini yapıların siyasal ve bürokratik güç üretme aracına dönüşmesinden doğar.
Bugün sorulması gereken soru açıktır: Vicdan mı, yoksa örgütsel itaat mi tercih edilecek? Bireysel özgürlük, yoksa liderlerin ve cemaatlerin iradesine boyun eğmek mi? Bu soru, yalnızca geçmişin değil, günümüzün de trajedisidir.
Tasavvuf: Vicdan mı, İtaat mı?
Tasavvuf, İslam düşüncesinde ortaya çıktığında bireyin iç dünyasını arındırmayı, nefs terbiyesini ve ahlaki olgunlaşmayı hedefleyen bir yoldu. Erken dönem dervişleri iktidar merkezlerinden uzak durmuş, halkla iç içe yaşamış ve ahlaki rehberlik sunmuştu. Onlar için güç bir araç değil, bir sınavdı; liderlik, yetki değil sorumluluktu.
Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde tasavvufun kapsayıcı dili, farklı kültürlerin İslam ile barışçıl bir şekilde buluşmasını sağladı. Horasan erenleri ve Anadolu dervişleri, dini sevgi ve ahlak diliyle anlattı; katı kurallar değil, vicdan ve sorumluluk üzerinden öğretti.
Tasavvufun erken karakteri üç temel unsur üzerine kuruluydu:
- Bireysel ahlaki dönüşüm: Her insan, kendi vicdanıyla yüzleşmek zorundaydı.
- Güç ve otoriteye mesafeli duruş: Devlet ve iktidar merkezlerinden bağımsız bir yol izlenirdi.
- Toplumsal adalet ve vicdan vurgusu: Her birey, toplumun adalet mekanizmasının bir parçası olarak ahlak sorumluluğu taşıyordu.
Bugün, bu erdemlerin çoğu yerini tarikat liderlerinin ve cemaatlerin itaat zincirine bırakmış durumda. Özgür düşünce ve vicdan, örgütsel sadakatin gölgesinde eriyor. Sorgulamak sadakatsizlik, farklı düşünmek ihanet hâline gelmiş durumda.
Tarikatların Kurumsallaşması: Maneviyattan Örgütsel Güce
Zamanla tarikatlar, kurumsallaştı. Osmanlı yönetimi, toplumsal kontrol ve düzen sağlamak için bu yapıların gücünden yararlandı. Tarikatlar, devletle ilişkileri sayesinde ekonomik kaynak ve sosyal prestij kazandı; manevi rehberlik işlevi, hiyerarşik ve örgütsel sadakat sistemine dönüştü.
Bu süreç, tarikatların yalnızca dini değil, toplumsal ve siyasal güç merkezlerine dönüşmesine yol açtı. Sonuçları açıktır:
- Liyakat yerine aidiyet hâkim oldu.
- Eleştirel düşünce öldü; vicdan, liderlerin iradesine feda edildi.
- Kamu kurumları, cemaat bağlantıları üzerinden şekillendi; devlet, tarafsızlığını kaybetti.
Tasavvuf bireyi ahlaki olarak geliştirmeyi hedeflerken, kurumsallaşmış tarikatlar kitleyi disipline eden güç merkezlerine dönüştü. Devlet ile din, iç içe geçmiş; vicdan ve özgürlük ikinci plana itilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi: Tasfiye mi, Devam mı?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarikatlar resmî olarak kapatıldı. Ama zihniyet değişmedi; yapılar yeraltına çekildi, daha merkeziyetçi ve kapalı hâle geldi. Devlet, tarikatlarla ilişkisini tamamen kesmek yerine pragmatik bir denge kurdu.
Bugün de bazı okullarda, üniversitelerde ve kamu kurumlarında liyakat yerine cemaat bağlantıları belirleyici hâle gelmiş durumda. Tarih tekerrür ediyor: Devlet kontrolünü kaybediyor, cemaatler güçleniyor, toplum bedel ödüyor. Eğitim kalitesi düşüyor, yargı ve bürokrasi grup sadakati üzerinden şekilleniyor; özgürlük ve eleştirel düşünce mahkûm ediliyor.
Bu, sadece bugünün değil, yüzyılların kurumsal kültürünün mirasıdır. Sorgusuz itaat, özgür vicdanın en büyük düşmanıdır.
Tarikatçılığın Bedeli: Devlet ve Vicdan Esir
Tarikatlar, sadece dini alanı değil, devletin tarafsızlığını, bürokrasiyi ve toplumsal adaleti de esir aldı:
- Bürokrasi, grup sadakati üzerinden şekillendi.
- Hukuk ve normlar, cemaat bağlılığıyla ikame edildi.
- Eleştirel düşünce öldü; özgürlük esir alındı.
Sorun sadece dini değil; devletin kurumsal bütünlüğü ve toplumsal vicdandır. Tarikatçılığın etkisi, liyakat tartışmaları, yolsuzluk ve devlet organlarının çürümesiyle kendini gösteriyor.
Sorunun Kaynağı: Din mi, Tasavvuf mu, Güç mü?
Temel ayrım:
- Sorun dindarlık değildir.
- Sorun tasavvuf değildir.
- Sorun, dini yapıların siyasal ve ekonomik güç üretme aracına dönüşmesidir.
Gerçek tasavvuf geleneği, bireyin özgürleşmesini, vicdanının güçlenmesini ve ahlaki sorumluluğunun gelişmesini hedefler. Tarikatçılık ise bireyi örgütsel bağlılık zincirine hapseder, lider ve cemaat otoritesine köle hâline getirir.
Bugün, bu zincirleri kırmak zorundayız. Sessizlik, sadece cemaatlerin ve devletin güçlenmesini değil, vicdanın çöküşünü de besler.
Manifesto
Maneviyat, insanı büyütmek için vardır; örgütleri büyütmek için değil.
Dini yapılar devleti yönlendiren güç merkezlerine dönüştüğünde, hem din hem devlet zarar görür. Kalıcı toplumsal güven ve kurumsal istikrar, dini alanın özgür, şeffaf ve bireysel sorumluluk temelli yapıya kavuşmasıyla mümkündür.
Bugün sessiz kalan, yarın hem devletin hem vicdanın çöküşüne tanıklık edecektir. Özgürlük, vicdan ve liyakat yoksa, tarih acımasızca tekerrür eder. Tarikatçılığın bedeli, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da sorunudur.
Vicdan esir alınmışsa, devlet yozlaşmışsa, toplum bedel öder. Sessiz kalanlar, tarih sahnesinde suç ortağıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.