Orhun Özfidancı
Dijital Dünyada Görünmeyen Mücadele: Bilgi, Siyaset ve Dezenformasyon
Bir zamanlar haber almak için akşam bültenlerini beklerdik. Bugün ise dünyanın dört bir yanında yaşanan gelişmeler, sabah telefonumuza baktığımız ilk dakikalarda önümüze düşüyor.
Fakat asıl soru değişmedi: Önümüze gelen bilgilerin ne kadarı gerçek, ne kadarı ilgimizi çektiği için karşımıza çıkıyor, ne kadarı belirli bir amaçla özellikle bize gösteriliyor?
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte habercilik de siyasi iletişim de büyük bir dönüşüm geçirdi. Artık yapay zekâ destekli sistemler haber kaynaklarını saniyeler içinde tarayabiliyor, gelişmeleri karşılaştırabiliyor ve gündemdeki konuları sınıflandırabiliyor.
Bu, özellikle sınırlı imkânlarla çalışan yerel basın için önemli bir fırsat. Ancak habere hızlı ulaşmak, doğru habere ulaşmak anlamına gelmiyor.
Bir yalanı yüzlerce farklı internet sitesinde yayımladığınızda o yalan gerçeğe dönüşmüyor. Yalnızca daha fazla insana ulaşmış oluyor. Bugünün sorunu bilgi eksikliği değil, doğru bilginin yanlış bilgiler arasında kaybolmasıdır.
Siyasetin yeni meydanları
Dijitalleşmenin etkisini en belirgin şekilde gördüğümüz alanlardan biri de siyaset. Eskiden bir siyasi parti veya siyasetçi halka ulaşabilmek için meydanlarda toplantılar düzenler, mahalle ziyaretleri gerçekleştirir, gazetelere ilan verir ya da televizyon programlarına katılırdı. Bugün bunların yanına çok daha geniş bir iletişim alanı eklendi.
Bir sosyal medya paylaşımı milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Küçük bir ilçede yaşanan gelişme birkaç saat içerisinde ülke gündemine taşınabiliyor. Vatandaş, yaşadığı mahallenin sorununu doğrudan ilgili yöneticinin hesabından dile getirebiliyor. Bunlar dijitalleşmenin sağladığı önemli imkânlar.
Fakat siyasi iletişimi yalnızca paylaşım sayıları, beğeniler ve takipçi rakamları üzerinden değerlendirmeye başladığımızda başka bir sorun ortaya çıkıyor. Sosyal medyada çok konuşulmak, toplumun tamamında aynı karşılığı bulmak demek değildir. Bir paylaşımın binlerce kez yeniden yayımlanması da o düşüncenin binlerce farklı insan tarafından desteklendiğini göstermez.
Üstelik sosyal medya platformları hangi içeriğin kimlerin karşısına çıkacağını belirleyen algoritmalarla çalışıyor. Kullanıcının daha önce izlediği videolar, beğendiği paylaşımlar ve ilgilendiği konular, ilerleyen süreçte karşısına çıkacak içerikler üzerinde etkili oluyor.
Dolayısıyla iki farklı insan, aynı ülkede yaşamasına rağmen dijital platformlarda birbirinden tamamen farklı gündemlerle karşılaşabiliyor.
Parayı veren gündemi de mi belirliyor?
Üzerinde özellikle durulması gereken bir diğer konu sponsorlu reklamlar. Bugün belirli bir bütçe ayırarak hazırladığınız içeriği istediğiniz yaş grubuna, coğrafi bölgeye veya ilgi alanlarına sahip kullanıcılara ulaştırmanız mümkün. Ticari faaliyetler açısından oldukça yaygın olan bu yöntem, siyasi iletişimde de kullanılıyor.
Elbette bir siyasi partinin faaliyetlerini dijital platformlarda tanıtması veya görüşlerini reklam yoluyla anlatması tek başına sorun değildir. Asıl mesele, bu imkânların kamuoyunu yanıltmak amacıyla kullanılmasıdır. Gerçekte yaşanmamış bir olayın yaşanmış gibi gösterilmesi ya da bir siyasetçinin söylemediği sözlerin ona aitmiş gibi yayımlanması, kamuoyunda gerçek dışı bir gündem oluşturabilir.
Burada cevaplanması gereken ciddi sorular var: Bu reklamların parasını kim ödüyor? Reklam bütçeleri hangi platformlara aktarılıyor? Hazırlanan içeriklerle hangi toplum kesimlerine ulaşılmak isteniyor? Kullanılan kişisel veriler nasıl elde ediliyor? Daha da önemlisi, yanlış olduğu ortaya çıkan içeriklerin yayılmasından kim sorumlu tutuluyor?
Yapay zekâ gerçeği değiştirebilir mi?
Birkaç yıl öncesine kadar bir görüntünün sahte olup olmadığını anlamak bugüne göre daha kolaydı. Günümüzde ise yapay zekâ aracılığıyla bir insanın sesini taklit etmek, yüzünü başka bir görüntüye yerleştirmek veya hiç yapmadığı bir konuşmayı yapmış gibi göstermek mümkün. Üstelik bu teknolojilere erişim giderek kolaylaşıyor.
Herhangi bir olayla ilgili eski bir görüntü, güncel bir haberin parçasıymış gibi sunulabiliyor. Bir konuşmanın içerisinden birkaç cümle çıkarılarak tamamen farklı bir anlam oluşturulabiliyor. Yapay zekâyla hazırlanan ses ve görüntüler de bu tür yanıltıcı içerikleri daha inandırıcı hâle getirebiliyor. İşte dezenformasyonun bugün ulaştığı nokta bu.
Ancak meselenin daha tehlikeli bir tarafı var. Sahte görüntülerin yaygınlaşmasıyla birlikte gerçek görüntülere olan güven de zedeleniyor. Bir olayın gerçek görüntüleri ortaya çıktığında bile bunların yapay zekâyla hazırlandığı iddia edilebiliyor. Böyle bir ortamda vatandaş neye inanacak, doğru bilgiye hangi kaynaktan ulaşacak?
Dijital egemenlik yalnızca bir teknoloji meselesi değildir
Konunun üzerinde yeterince durulmayan bir başka boyutu ise dijital egemenlik. Bugün kullandığımız sosyal medya platformlarının önemli bir bölümü uluslararası teknoloji şirketleri tarafından yönetiliyor. Paylaştığımız içerikler, oluşturduğumuz kurumsal hesaplar ve reklam için harcadığımız bütçeler, söz konusu şirketlerin geliştirdiği sistemler üzerinden işleniyor.
Hangi haberin daha fazla görünür olacağı, hangi içeriğin önerileceği ve hangi reklamın kimlere gösterileceği büyük ölçüde bu altyapıların çalışma biçimine bağlı. Peki, kendi gündemimizi ne ölçüde kendimiz belirleyebiliyoruz?
Dijital egemenliği yalnızca yerli sosyal medya platformları kurmak olarak değerlendirmemek gerekiyor. Kendi verilerimizi koruyabilmek, kurumsal hesaplarımızın güvenliğini sağlayabilmek ve kullanılan algoritmaların hangi ölçütlerle çalıştığını sorgulayabilmek de bu meselenin önemli bir parçası.
Özellikle siyasi kurumların resmî hesaplarının kişisel hesaplardan ayrı değerlendirilmesi, erişim yetkilerinin kayıt altında tutulması ve hesap güvenliğinin belirli standartlara bağlanması gerekiyor. Çünkü bugün bir kurumun sosyal medya hesabı yalnızca fotoğraf ve video paylaşılan bir alan değil; aynı zamanda kurumsal hafızanın ve kamuoyuyla kurulan iletişimin önemli bir parçası.
Dezenformasyonun ekonomik boyutu
Yanlış bilgilerin yayılmasının arkasında her zaman siyasi bir amaç bulunmuyor. Kimi zaman doğrudan ekonomik kazanç elde etmek için de bu yöntemlere başvuruluyor. Yapay zekâyla hazırlanmış sahte ürün reklamları, gerçekte bulunmayan özelliklerle yapılan tanıtımlar ve tanınmış kişilerin görüntüleri kullanılarak oluşturulan dolandırıcılık içerikleri bunun örnekleri arasında.
Belirli bir reklam bütçesiyle binlerce kişiye ulaştırılan sahte bir içerik üzerinden ürün satışı gerçekleştirilebiliyor. Aynı yöntem farklı sektörlerde tekrarlandığında çok sayıda insanın ekonomik zarara uğraması söz konusu olabiliyor. Bu noktada dezenformasyonun yalnızca yanlış haberlerden ibaret olmadığını görmek gerekiyor.
Elde edilen gelirler nereye aktarılıyor? Reklamları kimler finanse ediyor? Dijital platformlar bu içeriklere karşı hangi önlemleri alıyor? Yanıltıcı reklamlar üzerinden elde edilen kazançların takibi nasıl yapılıyor? Bunların tamamı araştırılması gereken konular.
Ancak herhangi bir kişi veya kurumu somut deliller olmadan suçlamak da başka bir yanlış bilgilendirme biçimi olacaktır. Dezenformasyonla mücadele ederken bizzat dezenformasyon üretmemeye özen göstermek zorundayız.
Teknoloji gelişirken sorumluluk geride kalmamalı
Bugün yapay zekâyla her 90 saniyede bir haber tarayan sistemler geliştirebiliyoruz. Binlerce paylaşımı analiz edebiliyor, milyonlarca insanın gündemini inceleyebiliyor ve gelişmeleri anlık olarak takip edebiliyoruz. Peki, bu teknolojileri kullanırken aynı hassasiyeti doğrulama konusunda gösterebiliyor muyuz?
Bir haberi ilk paylaşan olmak uğruna doğruluğunu araştırmaktan vazgeçiyorsak teknolojinin sağladığı hızın pek bir anlamı kalmıyor. Özellikle siyasi iletişimde yanlış
bilgilerin düzeltilmesi, gerçek dışı içeriklere karşı güvenilir kaynaklarla açıklama yapılması ve kurumsal hesapların bilinçli şekilde yönetilmesi gerekiyor.
Bunun yanında vatandaşların da gördükleri her içeriğe inanmamak, farklı kaynakları karşılaştırmak ve paylaşmadan önce sorgulamak gibi önemli bir sorumluluğu bulunuyor. Dijital platformlarda farklı siyasi görüşlerin özgürce ifade edilmesi ile kamuoyunun kasıtlı olarak yanıltılması arasındaki ayrımı korumalıyız.
Bugün elimizde geçmiş nesillerin hayal dahi edemeyeceği teknolojiler var. Fakat teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bir bilginin doğruluğunu sorgulamak ve sorumluluk almak hâlâ insana düşüyor.
Artık dünyayı 90 saniyede bir tarayabiliyoruz. Asıl mesele, karşımıza çıkan bilgiyi sorgulamak için kendimize 90 saniye ayırıp ayıramadığımızdır.
Çünkü bir toplumun geleceğini yalnızca kendisine sunulan bilgiler değil, o bilgileri sorgulama iradesi de belirler.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.