Eyüp YENEROĞLU
Doy Deli Gönül
İnsan En Çok Neye Sahip Olduğunu Sanıyorsa, Orada Aldanıyor
İnsan en çok neye sahip olduğunu sanıyorsa, orada aldanıyor. Eviyle. Makamıyla. Birikimiyle. Tapusuyla. Kasasındakiyle. Adının önündeki sıfatla. Elinin altındaki imkânla.
Sahip oldukça büyüdüğünü sanıyor. Çoğaldıkça güvenli olduğunu sanıyor. Biriktirdikçe eksilmeyeceğini sanıyor.
Oysa insanı yıkan şey bazen yoksulluk değil, sahiplik vehmidir.
Ruhsatî’nin beyti bu yüzden tok bir yerden gelir:
Hanen mezaristan malın bir top bez
Daha doymadıysan doy deli gönül
Bu, sadece ölüm hatırlatması değildir. Bu, mülkiyet sarhoşluğuna indirilmiş sert bir cümledir. İnsanın elindekini kendisinin sanmasına, biriktirdiği şeyi kalıcı zannetmesine, toprağa girecek bir bedene sanki sonsuz bir iktidar kurulabilirmiş gibi yaşamasına karşı söylenmiş ağır bir ikazdır.
Çünkü insan her zaman aç olduğu için biriktirmez. Bazen doymaz olduğu için biriktirir.
Sahip Olmakla Sarhoş Olan İnsan
Bugünün insanı bir şeyleri kullanmıyor sadece. Onlarla kendini tanımlıyor. Evi varsa daha kıymetli olduğunu sanıyor. Arabası varsa daha güçlü olduğunu. Kazancı arttıkça daha emniyette olduğunu. Biriktirdikçe hayata karşı daha dayanıklı olduğunu.
Oysa mal çoğu zaman insanı korumuyor; sadece ona bir yanılsama veriyor. Çünkü malın en büyük etkisi cebinde değil, zihnindedir. İnsana kalıcılık hissi verir. Kontrol hissi verir. Güç hissi verir. Kaybetmeyeceği hissi verir.
Ve insan tam da burada bozulur. Çünkü elindekini imkân olmaktan çıkarır, kimliğe dönüştürür. Bir ev alır, sonra o evin içinde yaşamaz; onunla büyür. Bir servet yapar, sonra onu kullanmaz; onunla konuşur. Bir makam elde eder, sonra onu taşımaz; ona dönüşür.
Böylece sahip olduğu şeyler çoğalırken, kendisi eksilmeye başlar.
Hanen Mezaristan
Ruhsatî’nin ilk darbesi çok büyüktür:
“Hanen mezaristan”
Bu cümle, insanın kurduğu bütün güven duvarlarını tek seferde yıkar. Çünkü ne kurarsan kur, son durağın bellidir. Ne kadar geniş yaşarsan yaşa, varacağın yer daralacaktır. Ne kadar süslersen süsle, bir gün üstüne toprak çekilecektir.
İnsan bunu bilir. Ama bilmek başka, buna göre yaşamak başkadır. Mezar bilgisi bizde var. Ama mezar şuuru yok.
Bu yüzden evleri büyütüyoruz ama ömrü küçültüyoruz. Mallarımızı çoğaltıyoruz ama manamızı eksiltiyoruz. Kendimize yer açıyoruz ama hakikate yer bırakmıyoruz.
Oysa “hanen mezaristan” sözü şunu söylüyor: Senin nihai evin gösterdiğin yer değil, gömüleceğin yerdir. Kendine mülk diye kurduğun düzen, toprağın sessiz hükmü karşısında uzun sürmeyecek bir oyalanmadır.
Bu, evi kötülemek değildir. Ama evi ebediyet sanan aklı sarsmaktır.
Malın Bir Top Bez
İkinci darbe daha serttir:
“Malın bir top bez”
Bütün bir ömrün sonunda, insanın yanında ne kalacak? Bir kefen. Bu kadar.
Yani senin senelerce çoğalttığın şeyler, ölüm karşısında bir anda hükmünü kaybeder. Eşyaların, hesapların, kayıtların, odaların, çekmecelerin, kasaların, tapuların, unvanların… hepsi bir yerde kalır. Sen ise bir bezle gidersin.
İnsan bu cümleyi gerçekten içine indirse, hayatındaki birçok şeyin ölçüsü değişir. Biriktirir yine. Çalışır yine. Kazanır yine. Ama kendini malın merkezine koymaz. Malı hayatın merkezi yapmaz. Sahip olmayı insan olmanın önüne geçirmez.
Çünkü mesele mal sahibi olmak değildir. Mesele, malın sana sahip olmasıdır. Ve modern insan tam da burada tutsaktır.
Doymayan Gönül
Ruhsatî son darbeyi oraya indirir:
“Daha doymadıysan doy deli gönül”
Bu söz sadece hırsa değil, insanın içindeki dipsizliğe söylenmiştir. Çünkü insanın açlığı çoğu zaman midesinde değildir. Nefsindedir. Gözündedir. Kıyasındadır. Eksiklik duygusundadır.
Bir şey alır, yetmez. Bir yere gelir, yetmez. Bir ev kurar, yetmez. Bir kazanç sağlar, yetmez. Bir çevre edinir, yetmez.
Çünkü doymayan insan, ihtiyacı olduğu için istemez sadece. Kendi boşluğunu eşya ile kapatmaya çalışır. Kendi değersizliğini birikimle onarmaya çalışır. Kendi korkusunu mülkle susturmaya çalışır.
Ama eşya insanın içindeki boşluğu kapatmaz. Sadece üzerini örter. Bir süreliğine.
Sonra insan yeniden ister. Yeniden biriktirir. Yeniden kıyaslar. Yeniden hırslanır. Ve bir yerden sonra yaşamaz; sahip olduklarının nöbetini tutar.
Çağın En Büyük Hastalıklarından Biri
Bugün insanların çoğu aç değil. Ama doymuyor. Daha çok kazanmak istiyor. Daha çok görünmek istiyor. Daha çok almak istiyor. Daha çok büyümek istiyor. Daha çok tutmak istiyor.
Çünkü çağımız ihtiyaç üzerinden değil, yetersizlik duygusu üzerinden çalışıyor. Sana sürekli eksik olduğunu söylüyor. Daha iyisine sahip olmazsan geride kalacağını söylüyor. Daha fazlasını elde etmezsen küçüleceğini fısıldıyor.
İnsan da buna inanıyor. Böylece mal, ihtiyaç olmaktan çıkıyor; ruhsal bir dayanağa dönüşüyor.
Oysa mal insanı büyütmez. Sadece onun içindeki gerçeği açığa çıkarır. Kanaatkârsa kanaatini, hırslıysa hırsını, korku içindeyse korkusunu.
Bu yüzden mesele çok şeye sahip olmak değil; çok şeye sahipken de doymayı bilmektir.
Kanaat Kaybolunca
Kanaat, bu çağın en hor görülen erdemlerinden biri. Çünkü kanaat, piyasayı büyütmez. Hırsı beslemez. İnsanı yarışta tutmaz. Onu kışkırtmaz. Ama insanı korur.
Kanaati kaybeden insanın eline dünya da geçse huzur bulamaz. Çünkü onun problemi malın azlığı değil, nefsinin sınırsızlığıdır.
Bir insanın serveti arttıkça korkusu artıyorsa, orada zenginlik değil esaret vardır. Evi büyüdükçe içi daralıyorsa, orada konfor değil boşluk vardır. Eşyası çoğaldıkça kalbi sertleşiyorsa, orada nimet değil yük vardır.
Çünkü malın fazlası her zaman bolluk değildir. Bazen insanın ruhuna çöken sessiz bir ağırlıktır.
Asıl Fakirlik
Fakirlik sadece cebin boş olması değildir. Bazen kalbin aç olmasıdır. Nefsin doymamasıdır. Elindekiyle yetinememektir.
Ve bazen en yoksul insan, en çok şeye sahip olduğunu sandığı hâlde içinde huzur taşımayandır.
Ruhsatî’nin sözü burada bugünü de yarıyor. Çünkü çağımızın insanı yoksulluktan çok, doymazlıktan yoruluyor. Elde ettikleri artıyor ama sükûneti artmıyor. İmkânı artıyor ama içi genişlemiyor. Biriktirdikleri büyüyor ama kendisi küçülüyor.
Çünkü insanı bazen mahrumiyet değil, ölçüsüz sahiplik çürütür.
Asıl Soru
Bir kefenle gidecek insan, neden bu kadar yığar? Toprağın altına girecek insan, neden toprağın üstünde sonsuzmuş gibi davranır? Niçin sahip olduklarını kullanmakla yetinmez de, onlarla kendine bir ebediyet kurmaya çalışır?
Belki de insanı asıl bozan şey malın varlığı değil, malın verdiği sahte kalıcılık duygusudur. Belki de bu yüzden bazı kayıplar yıkım değil, ayıltıcıdır. Bazı eksilişler ceza değil, temizliktir. Bazı mahrumiyetler de insanın elinden bir şeyi değil, yanlış bir gururu alır.
Çünkü sonunda ev mezardır. Mal bir top bezdir. Ve insanı asıl aç bırakan şey, az sahip olmak değil; çok şeye rağmen doymamaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.