Metin ÇAĞAN
Tabelaya Bakıp Yoldan Vazgeçmek
Bir dükkânın tabelası eğri diye içindeki kumaşın kalitesi düşer mi?
Bir elmanın içinden iki çürük çıktı diye bütün ağaçları suçlayabilir miyiz?
Bir öğretmen görevini iyi yapmadı diye bilimin kendisine küser miyiz?
Hayır.
Çünkü hayatın en sıradan meselelerinde bile biliriz ki bir şeyin temsilcisiyle, temsil ettiği şey aynı değildir.
Ne var ki konu din olunca, nedense bu basit ölçüyü unutabiliyoruz.
Bir hocanın yanlışını görüyoruz, dine kızıyoruz.
Bir hacının samimiyetsizliğine şahit oluyoruz, İslam’dan uzaklaşıyoruz.
Dindar görünen birinin menfaat peşinde koştuğunu fark ediyoruz, bütün dindarlığı sorgulamaya başlıyoruz.
Sonra da büyük bir cümle kuruyoruz:
“Böyle Müslümanlık mı olur?”
Olmaz elbette.
Ama asıl soru şu: Bir insanın yanlış yaşaması, dinin yanlış olduğunu mu gösterir; yoksa insanın yanılabilir olduğunu mu?
İşte tam burada biraz durmak, biraz nefes almak ve hep birlikte düşünmek gerekiyor.
Çünkü İslam’ın ölçüsü, hiçbir zaman insanların kusursuzluğu üzerine kurulmadı. İnsan dediğimiz varlık zaten kusurlu.
Yanılır, öfkelenir, nefsine yenilir, hırsına kapılır, bazen bildiğini yapmaz, bazen yaptığının yanlış olduğunu bildiği hâlde yine yapar. Hatta daha kötüsü, kimi zaman kutsal değerleri kendi menfaatine alet etmeye kalkar. Bunlar acı gerçeklerdir. Fakat acı gerçek olmaları, bizi başka bir yanlışa sürüklememelidir.
Bir insanın hatasıyla hakikatin kendisini birbirine karıştırmamalıyız.
İslam’ın kaynağı bellidir. Kur’an-ı Kerim ortadadır. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) hayatı, ahlakı ve sünneti ortadadır.
Rehber belliyse, yol belliyse, harita belliyse; yolda gördüğümüz birinin yanlış yürümesi yüzünden yolu suçlamak ne kadar doğru?
Bir tabela yanlış yönü gösteriyorsa yolu mu değiştireceğiz, tabelayı mı?
Aslında hayatın başka alanlarında cevabı çoktan vermişiz bu sorunun.
Bir doktor hata yaptı diye tıbbı reddetmiyoruz.
Bir öğretmen yetersiz çıktı diye eğitimi çöpe atmıyoruz.
Bir esnaf bizi kandırdı diye bütün esnafa “güvenilmez” damgası vurmuyoruz.
Öyleyse neden bir insanın kusurunu, temsil ettiği inancın kusuru gibi görüyoruz?
Belki de bunun altında biraz da insana duyduğumuz hayal kırıklığı var.
Çünkü insan, özellikle de kendisine “iyi insan”, “dindar insan”, “güvenilir insan” olarak sunulan birinin yanlışını gördüğünde daha fazla inciniyor.
Beklentimiz yüksek oluyor, kırgınlığımız da büyük oluyor. Bu anlaşılabilir bir şey. Hatta böyle durumlarda tepki göstermek, yanlışın üstünü örtmemek gerekir. Fakat yanlışa kızmak başka, hakikatten vazgeçmek başka şeydir.
Bir kişinin samimiyetsizliğini görmek bizi samimiyetten uzaklaştırmamalı.
Birinin kul hakkı yemesi bizi adaletten vazgeçirmemeli.
Birinin yalanı, bizim doğruluğumuza engel olmamalı.
Birinin kötü örnek olması, bizim iyi örnek olmaktan vazgeçmemiz için mazeret hâline gelmemeli.
Çünkü başkasının karanlığı, bizim ışığımızı söndürmek için bir gerekçe değildir.
Belki de bugün en fazla ihtiyacımız olan şeylerden biri, başkalarının hayatına tuttuğumuz projektörü biraz olsun kendi üzerimize çevirmek.
Başkalarının yanlışlarını saymak kolaydır.
“Falan şöyle yaptı, filan böyle söyledi, şu kişi dindar ama…”
Bunları konuşmak için uzun uzun düşünmeye gerek yok.
Zor olan başka.
Aynı soruları kendimize sorabilmek.
Ben nasılım?
Kimsenin görmediği yerde nasılım?
İnsanların karşısında olduğum kişiyle yalnız kaldığımda olduğum kişi aynı mı?
Öfkeme hâkim olabiliyor muyum?
Haksızlığa uğradığımda adaleti, güçlü olduğumda merhameti hatırlıyor muyum?
Benden daha güçsüz birinin hakkına karşı da kendi hakkım kadar hassas mıyım?
Ve belki de en önemlisi: Ben, başkalarının kusurlarını kendi eksiklerime mazeret yapıyor olabilir miyim?
İşte insanın kendisiyle baş başa kaldığı yer tam burasıdır. Çünkü bazen insan gerçekten inanmadığı için değil, sorumluluk almak istemediği için uzaklaşır.
Bazen hakikati bulamadığı için değil, bulduğu hakikatin kendisinden istediği fedakârlık ağır geldiği için başka tarafa bakar.
“Çevremde doğru dürüst Müslüman göremedim.”
Bu cümleyi hepimiz duymuşuzdur. Belki zaman zaman kendimiz de söylemişizdir. Peki, diyelim ki çevremizde kötü örnekler var.
Bu durumda bizim görevimiz ne?
Onlara benzemek mi?
Onlar yüzünden doğru bildiğimizden vazgeçmek mi?
Yoksa tam tersine, “Madem yanlış örnekler çoğaldı, o hâlde doğrusunu yaşamak bana daha fazla sorumluluk yüklüyor” diyebilmek mi?
Belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor.
İyi insanlara ihtiyaç duyduğumuz kadar, iyi insan olmaya niyetli insanlara da ihtiyacımız var.
Din, birkaç kişinin davranışına indirgenemeyecek kadar büyük bir hakikattir.
Bir hocanın cübbesine, bir hacının unvanına, bir insanın sakalına, sarığına veya toplumdaki itibarına sığmayacak kadar büyük…
Dolayısıyla kimseyi kutsallaştırmadan, kimseyi de şeytanlaştırmadan konuşmayı öğrenmeliyiz.
Yanlış yapanın yanlışını söyleyelim, haksızlık yapanın karşısında duralım, din üzerinden menfaat sağlayanı eleştirelim, samimiyetsizliği görmezden gelmeyelim. Ama bütün bunları yaparken, insanın kusurunu hakikatin kusuru hâline getirmeyelim. Çünkü adalet biraz da bunu gerektirir.
Bir insanın günahını dine yüklememeyi…
Bir kişinin yanlışını milyonlara mal etmemeyi…
Ve başkasının kusurunu kendi sorumluluğumuzdan kaçmak için kullanmamayı…
Yarın herkes kendi yaptıklarıyla baş başa kalacak.
O gün kimsenin arkasına saklanamayacağız.
“Falan Hoca da böyleydi, filan hacı da şunu yaptı, çevremde kimse düzgün değildi.”
Bunların hiçbiri bizim kendi hayatımızın hesabını başkasına devretmeye yetmeyecek. Çünkü başkasının günahı bizim kurtuluş biletimiz değil. Başkasının hatası bizim mazeretimiz değil. Başkasının eğriliği, bizim doğru durmamızın önündeki engel hiç değil.
Belki de artık birbirimizin hayatına bakıp hüküm vermekten biraz vazgeçip, kendi hayatımıza bakmanın zamanı geldi. Çünkü insanın en zor aynası başkasının yüzü değil, kendi vicdanıdır.
Ve belki bugün, çevremizde “Böyle Müslümanlık mı olur?” dedirten insanlara bakarken kendimize daha zor bir soru sormamız gerekiyor:
Başkalarının yanlışlarını konuşmak bize bu kadar kolay gelirken, kendi hayatımızın yanlışlarıyla yüzleşmek neden bu kadar zor geliyor?
Belki de gerçek mesele tam burada başlıyor.
Başkalarının tabelasına bakıp yoldan vazgeçmek değil; bir gün durup kendi tabelamızın doğru yönü gösterip göstermediğine bakabilmek…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.