Metin ÇAĞAN
ÖNLÜK BEYAZSA HER ŞEY YOLUNDA MI?
Bir öğretmenin önlüğü beyaz olabilir…
Peki ya o önlüğün altında ve arkasında nasıl bir mesleki duruş vardır?
Asıl mesele belki de tam burada başlıyor.
Son dönemde eğitim camiasında öğretmen, yönetici ve okul çalışanlarına yönelik önlük uygulaması yeniden gündemde. Düzenlemenin temelinde kurumsal bütünlük, mesleki ciddiyet ve öğretmenlik mesleğinin saygınlığını güçlendirme düşüncesi bulunuyor.
Kuşkusuz temiz, düzenli ve mesleğe uygun bir kıyafet önemlidir. Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir. Aynı zamanda öğrencinin karşısında duran bir yetişkindir, bir örnektir, bir temsilcidir.
Çocuklar ve gençler, yetişkinlerin söylediklerinden çok yaptıklarını ve günlük hayattaki davranışlarını gözlemleyerek öğrenirler. Bu nedenle öğretmenin kıyafeti, kişisel bir tercih olmanın ötesinde, okul ortamında taşıdığı mesleki sorumluluk açısından da değerlendirilmelidir.
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor.
Kot pantolon, tişört, gömlek veya spor ayakkabı giymek tek başına özensizlik değildir. Bu kıyafetlerle de son derece temiz, düzenli ve şık olunabilir. Bir öğretmenin illa takım elbise giymesi gerektiğini savunmak da meseleyi gereksiz yere daraltır.
Mesele kıyafetin markası, fiyatı veya modeli değil; temizliği, düzeni, özeni ve okul ortamına uygunluğudur.
Ancak bunu söylerken diğer uca savrulmaya da gerek yok.
Kirli ve ütüsüz bir pantolonla, çamurlu ayakkabılarla, kişisel bakımına yeterince dikkat etmeden okula gelmeyi “özgürlük” kavramıyla açıklamak ne kadar doğru?
Bir öğretmenin hafta sonu pikniğine giderken bile tercih etmeyeceği kadar kirli, özensiz ve düzensiz bir kıyafetle sınıfa girmesi öğrencilerine hangi mesajı verir?
“Temiz ve düzenli olun” diyen bir öğretmenin kendi görünümüne hiç özen göstermemesi ne kadar inandırıcı olur?
Öğrenciden saçına, kıyafetine, kişisel temizliğine ve okul düzenine dikkat etmesini beklerken öğretmenin kendi sorumluluk alanında aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi?
Bence gerekir. Çünkü özgürlük ile özensizlik aynı şey değildir.
Kişisel tercih hakkı ile mesleki sorumluluk da birbirinin karşıtı değildir.
Bir öğretmen sakal bırakabilir. Bunun kendisi üzerinden bir değer yargısı üretmek doğru olmaz. Ancak öğretmenin kişisel bakımının okul ortamına uygun olması, bakımlı ve temiz görünmesi beklenebilir.
Aynı şekilde bir aksesuar kullanmak tek başına öğretmenin mesleki niteliğini belirlemez. Fakat öğretmenin genel görünümünün, kişisel bakımının ve kıyafetinin okulun ciddiyetiyle bağdaşacak bir özen taşıması beklenmesi gereken bir durumdur. Çünkü burada tartışılan insanın kişiliği değil, mesleki temsilidir.
Öğretmen okulun içinde yalnızca kendisini temsil etmez.
Bir kurumu temsil eder, Bir mesleği temsil eder. Ve en önemlisi, öğrencinin karşısında bir yetişkin modelini temsil eder. Bu nedenle uzun sakal, küpe veya belirli bir kıyafet üzerinden insanları kategorilere ayırmak yerine, daha temel bir soruya bakmak gerekir: Bu görünüm temiz, bakımlı, düzenli ve okul ortamının ciddiyetiyle uyumlu mu?
Cevap evetse, tartışmanın büyük bölümü zaten anlamını yitirir. Ama cevap hayırsa, “Ben böyle rahat ediyorum.” demek de mesleki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Çünkü öğretmenlik, yalnızca bireysel rahatlıkların yaşandığı bir alan değil, öğrencinin bulunduğu bir alandır ve öğrencinin karşısında olmak, beraberinde bazı sorumluluklar getirir.
Üstelik bu durum yalnızca öğretmenler için de geçerli değildir. Okul yöneticileri, memurlar ve diğer çalışanlar da okulun genel görünümünü ve kurum kültürünü oluşturan parçaların başında gelir.
Bir okulda temizlikten disipline, iletişimden kıyafete kadar her ayrıntı öğrenciye bir mesaj verir.
Okulun kendisi de aslında başlı başına bir öğretmendir. Duvarları, sınıfları, düzeni, çalışanların davranışları ve hatta insanların birbirine hitap biçimleri bile öğrencinin eğitiminden bir parçadır.
Bu yüzden öğretmenden beklenen, yalnızca önlüğü üzerine geçirmek değildir. Önlüğün anlamını davranışlarıyla tamamlamaktır.
Mevlâna'ya atfedilen çok anlamlı bir söz vardır: “İnsanlar kıyafetlerine göre karşılanır, düşüncelerine ve ahlakına göre uğurlanır.”
Kıyafet ilk izlenimi oluşturabilir. Fakat insanı asıl tanıtan, zaman içerisinde ortaya çıkan davranışlarıdır. İyi giyinmiş olmak iyi öğretmen olmak anlamına gelmez. Ama iyi öğretmen olmak da özensiz, kirli ve düzensiz görünmeyi gerektirmez. İkisini birbirinin alternatifi hâline getirmek zorunda değiliz.
Hem bilgili hem bakımlı, hem özgür hem sorumlu, hem çağdaş hem de mesleğinin ciddiyetinin farkında olmak mümkündür. Aslında olması gereken de budur.
Öğretmenlik mesleğinin itibarı konusunda konuşurken yalnızca öğretmenden beklenenleri sıralamak da haksızlık olur.
Öğretmenin ekonomik şartları, özlük hakları, çalışma koşulları, mesleki güvenliği, sınıf yönetiminde yaşadığı sorunlar, velilerle ilişkileri ve toplumdaki mesleki saygınlığı da mutlaka konuşulmalıdır.
İşte burada öğretmen sendikalarının sorumluluğu da önem kazanıyor.
Sendikalar elbette öğretmenlerin hak ve özgürlüklerini savunmalıdır. Öğretmenin düşüncesinin duyulması, ekonomik ve özlük haklarının iyileştirilmesi, çalışma koşullarının geliştirilmesi ve kendisini güvende hissetmesi için mücadele edilmesi son derece değerlidir.
Ancak öğretmenlerin bütün bu temel sorunları dururken, sendikal enerjinin önemli bir bölümünün yalnızca “kıyafet serbestliği” tartışmasına sıkışması da ister istemez düşündürücüdür.
Öğretmenin maaşı, ek ders ücreti, çalışma koşulları, mesleki gelişimi, kariyer imkânları, kurum içindeki itibarı ve eğitim ortamındaki güvenliği de en az kıyafet özgürlüğü kadar önemli değil midir?
Elbette önemlidir.
Hatta öğretmenlik mesleğinin gerçek itibarını yükseltecek meselelerin başında bunlar gelmektedir.
Fakat öğretmenin haklarını savunmak ile öğretmenden mesleki özen beklemek birbirine karşıt değildir.
Tam tersine…
Hak sahibi olmak, sorumluluk sahibi olmaya engel değildir.
Öğretmenin hakkını savunalım. Ama öğretmenin sorumluluğunu da hatırlayalım.
Özgürlüğü savunalım. Ama özgürlüğü özensizliğin bahanesi hâline getirmeyelim.
Öğretmenin kişisel tercihlerini önemseyelim. Ama okulun ve öğrencinin ihtiyaçlarını da unutmayalım. Çünkü öğrenci, karşısındaki yetişkinden yalnızca matematik, Türkçe, tarih veya fen bilgisi öğrenmez.
Nasıl konuşulacağını, nasıl davranılacağını, nasıl giyinileceğini, nasıl temiz ve düzenli olunacağını, başkalarına nasıl saygı gösterileceğini de öğrenir.
Öğretmen “sorumluluk” kavramını anlatırken kendi görünümüyle sorumsuzluk mesajı vermemeli.
“Düzen” anlatırken kendisi düzensiz görünmemeli.
“Özen” anlatırken kendi hâline özen göstermemesi bir çelişki oluşturmamalı. Çünkü öğretmenin sınıfta verdiği en güçlü ders, bazen anlattığı ders değil, sergilediği davranıştır.
Yıllar sonra öğrencilerimizin çoğu bizim hangi marka kıyafeti giydiğimizi hatırlamayacak.
Ama bakımlı mıydık, özensiz miydik, onlara saygılı mıydık, adil miydik, kendimizi geliştirmeye önem veriyor muyduk, zor zamanlarında yanlarında mıydık? Bunların izleri hafızalarında kalacak.
Mevlâna'ya atfedilen bir başka söz de bu noktada insanın zihnine takılıyor: “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.”
Belki de önlük tartışmasının tam merkezinde bu cümle duruyor.
Öğretmenin önlüğü beyaz olabilir.
Ama o beyazlığı asıl anlamlı kılacak olan; öğretmenin bilgisi, ahlakı, adaleti, temizliği, düzeni, şefkati ve mesleğine duyduğu saygıdır. Çünkü önlük öğretmeni karşılar; öğretmenin davranışları ise onu öğrencisinin hafızasında uğurlar.
Ve şimdi belki de hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:
Öğrencilerimizin karşısına çıktığımızda yalnızca üzerimizdeki kıyafetin temizliğine mi dikkat ediyoruz; yoksa o kıyafetin içindeki insanın da öğrencilerimize örnek olacak kadar temiz, özenli ve sorumlu olmasına mı?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.