Metin ÇAĞAN
Zihnin En Büyük İsrafı: Sorgulamayı Unutmak
Şehrin herhangi bir köşesinde, herhangi bir gün… Kahvede, pazarda, iş yerinde, otobüste ya da bir aile sofrasında kulak misafiri olduğumuz sohbetleri düşünün.
Konu bir anda siyasete gelir, sonra ekonomiye, spora, sağlığa, eğitime uzanır. Herkesin söyleyecek bir sözü vardır. Cümleler kesin, hükümler net, kanaatler sarsılmazdır.
Herkes haklıdır.
Fakat nedense çok azımız şu basit soruyu kendimize sorar: “Acaba ben yanılıyor olabilir miyim?”
Belki de bugün toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz cümlelerden biri tam da budur.
Çünkü bilmek başka şeydir, bildiğini sanmak başka…
Halk arasında Albert Einstein’a atfedilen ve yıllardır dilden dile dolaşan bir söz var: “Sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyin, bu dünyadaki en büyük israftır.”
Sözün kime ait olduğundan ziyade taşıdığı anlam üzerinde durmak gerekir. Çünkü insanı insan yapan en büyük özelliklerden biri, soru sorabilmesidir. Oysa biz, soru sormayı giderek unutuyoruz.
Bir bilgiyi duyuyoruz ve hemen inanıyoruz. Sosyal medyada bir video görüyoruz, doğru kabul ediyoruz. Bir arkadaşımız “Ben bir yerden duydum.” diyor, yetiyor. Ekranda kendinden emin konuşan birini görüyoruz, söylediklerini araştırmadan doğru sayıyoruz. Sonra aynı bilgiyi birbirimize aktarıyoruz. Bir süre sonra da neyin gerçek, neyin söylenti olduğunu ayırt edemez hâle geliyoruz.
Oysa bir bilginin çok paylaşılması onun doğru olduğunu göstermez. Bir insanın yüksek sesle konuşması haklı olduğu anlamına gelmez. Kalabalıkların aynı düşüncede birleşmesi de o düşüncenin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.
Belki de yapmamız gereken, inanmadan önce bir an durmaktır.
“Bu bilgi doğru mu, kaynağı ne, başka bir açıdan bakınca nasıl görünüyor, bunu söyleyen kişinin bundan bir çıkarı var mı?”
Ve en zor soru:
“Ben buna neden inanmak istiyorum ya da inanmak zorundayım?”
İşte gerçek düşünme biraz da burada başlıyor.
Sorgulamak her şeye itiraz etmek değildir. Sorgulamak, inkâr etmek hiç değildir. Sorgulamak; aklımızı başkasının emanetine bırakmamaktır.
Bizim kültürümüzde düşünmenin, akletmenin, öğrenmenin ve hakikati aramanın güçlü bir yeri vardır.
“Hiç akletmez misiniz?” diye soran bir dinin insanlarıyız. Kur'an-ı Kerim'de insanları akıllarını kullanmaya ve evrendeki deliller üzerinde derinlemesine düşünmeye çağıran uyarıcı bir sorudur aslında. Sadece mantık yürütmek değil; olaylar arasında doğru bağlar kurmak, hakikati fark etmek ve ders çıkarmaktır. İnsanın körü körüne taklit etmek yerine gözlem yapması ve şuurlu bir tercihte bulunması istenir. Amaç, insanın hayatı ve inancı üzerine bilinçli bir farkındalık geliştirmesini sağlamaktır.
Öyleyse bize verilen aklı yalnızca günlük telaşların, dedikoduların, öfkelerin ve birbirimize karşı kurduğumuz kesin cümlelerin içinde tüketmek neden?
Akıl, yalnızca ne yiyeceğimizi, nereye gideceğimizi ya da kimin ne yaptığını düşünmek için verilmedi.
Akıl; doğruyu yanlıştan ayırmak, iyiyi kötüden seçmek, gördüğümüzün arkasındaki gerçeği aramak ve gerektiğinde kendi düşüncemizi bile yeniden değerlendirmek için var. Çünkü insanın olgunluğu, hiç yanılmamasında değil; yanıldığını fark ettiğinde bunu kabul edebilmesindedir.
Belki de en büyük eksikliğimiz burada. Fikrimizin değişmesini yenilmek sanıyoruz. Oysa insan öğrendikçe değişir. Okudukça ufku genişler. Araştırdıkça bazı doğrularının eksik olduğunu görür. Dün savunduğu bir düşünceden bugün vazgeçebilir. Bu çelişki değil, gelişmedir. Asıl tehlike, yanlış olduğunu gösteren onlarca işarete rağmen yalnızca “Ben zaten böyle düşünüyorum.” diyerek aynı yerde kalmaktır.
Sorgulamayan zihin konforludur. Çünkü sizin yerinize birilerinin düşünmesi kolaydır. Neye inanacağınızı, neye kızacağınızı, kimi alkışlayacağınızı, kimi suçlayacağınızı birileri söylesin; siz de sadece tekrar edin.
Böyle yaşamak zahmetsiz olabilir. Ama özgürlük değildir.
İnsanın kendi aklını kullanmayı bıraktığı yerde, başkalarının cümleleri onun düşüncesinin yerini almaya başlar.
En çok da çocuklarımız konusunda düşünmemiz gerekiyor.
Bir çocuğun dünyaya gelişindeki en güzel özelliklerden biri merakıdır.
“Gökyüzü neden mavi, yağmur nereden geliyor, karıncalar nereye gidiyor, bu neden böyle? ...”
Çocuk soru sorarak öğrenir, soru sorarak büyür. Fakat biz bazen onun merakını daha küçük yaşta susturuyoruz.
“Çok soru sorma, büyüklerin yanında konuşma, icat çıkarma, sen bilmezsin büyükler daha iyi bilir…”
Belki o an fark etmiyoruz ama çocuğun zihnindeki en değerli kapılardan birini yavaş yavaş kapatıyoruz. Sonra yıllar geçiyor, o çocuk büyüyor, kendi hakkını savunamadığında, yanlış bir bilgiye kolayca inandığında, birilerinin peşinden düşünmeden gittiğinde şaşırıyoruz.
Oysa belki de yıllar önce ona soru sormanın ayıp değil, öğrenmenin başlangıcı olduğunu öğretmeliydik. Çünkü soru soran çocuk, yalnızca bilgi edinmez, kendi aklının sahibi olmayı öğrenir, kendi aklının sahibi olan insan ise kolay yönlendirilmez.
Bugün Edirne’den Kars’a, Samsun’dan Hatay’a, Sivas’tan İzmir’e kadar bu ülkenin dört bir yanında yaşayan insanımızın ortak bir dileği var: Çocuklarımız daha güzel bir geleceğe uyansın, evlerimizde huzur olsun, emeğimiz karşılığını bulsun, ülkemiz daha güçlü ve daha müreffeh olsun.
Bu ortak geleceği yalnızca yollarla, binalarla ve fabrikalarla kuramayız.
Bunların yanında düşünen, araştıran, üreten ve gerektiğinde “Bilmiyorum.” diyebilen insanlara da ihtiyacımız var. Çünkü güçlü toplum, herkesin aynı şeyi düşündüğü toplum değildir.
Güçlü toplum; farklı düşünen insanların birbirini dinleyebildiği, yanlışını kabul edebildiği ve hakikati birlikte arayabildiği toplumdur.
Öyleyse gelin, birbirimize biraz daha az hüküm verip biraz daha fazla soru soralım. Farklı düşünene hemen düşman gözüyle bakmayalım. Bir fikre katılmadığımızda önce o fikri anlamaya çalışalım. Bize anlatılan her şeyi hemen kabul etmeyelim; ama her şeyi de peşinen reddetmeyelim.
Okuyalım, araştıralım, dinleyelim, düşünelim ve gerektiğinde fikrimizi değiştirmekten korkmayalım. Çünkü şüphe, hakikatin düşmanı değildir. Doğru yerde kullanılan şüphe, hakikate giden yolun ilk adımıdır.
Her şeyin bir geri dönüşümü vardır. Kâğıt yeniden işleniyor, cam yeniden kullanılıyor, demir eritilip başka bir şekle sokuluyor.
Peki ya düşünme yeteneğimizi başkalarının hazır cevaplarına teslim edersek zihnimizi nasıl geri kazanacağız?
Belki de hâlâ mümkün.
Bir kitapla, bir araştırmayla, bir sohbetle, bir “Acaba?” ile…
Ve belki de bugün kendimize soracağımız tek bir soruyla:
“Ben gerçekten düşünüyor muyum, yoksa sadece başkalarının düşündüklerini mi tekrar ediyorum?”
Cevabımız ne olursa olsun, bu soruyu sormak bile başlı başına bir başlangıçtır. Çünkü zihinsel özgürlük, herkes gibi düşünmekle değil; gerektiğinde kendi düşüncemizi bile sorgulayabilmekle başlar.
Gelin çocuklarımızın sorularını susturmayalım. Bilmediğimiz yerde “Bilmiyorum.” Diyelim, yanıldığımızda kabul edelim, öğrenmekten utanmayalım ve en önemlisi, aklımızı başkasına emanet etmeyelim.
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı daha yüksek sesle konuşan kalabalıklar değil; daha derin düşünen, daha iyi dinleyen, daha çok araştıran ve gerektiğinde cesaretle “Acaba yanılıyor muyum?” diyebilen insanlardır.
Belki de bugün hepimizin kendimize yapabileceği en büyük iyilik: Zihnimizi yeniden uyandırmaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.