Eyüp YENEROĞLU
Bugün Bayram, Peki Neyi Kutluyoruz
Bugün Bayram, Peki Neyi Kutluyoruz
İslam Dünyasının Büyük Yalanı
Milyonlarca insan sabah birbirine sarılacak.
Evler açılacak.
Sofralar kurulacak.
Diller aynı cümleyi tekrar edecek.
Bayramınız mübarek olsun.
Peki hangi bayram.
Neyi kutluyoruz.
Hakikati mi. Üzerini örttük.
Adaleti mi. Çoktan kaybettik.
İlmi mi. Terk ettik.
Düşünceyi mi. Susturduk.
Vicdanı mı. İktidarların emrine verdik.
Haysiyeti mi. Korkuya ve menfaate sattık.
Ümmeti mi. Mezheplere, tarikatlara, cemaatlere, sınırlara, çıkarlara ve sahte kutsallıklara böldük.
İnsanı da çoktan kaybettik.
Bu yüzden mabed ayakta kaldı ama insan çöktü.
Bugün İslam dünyasının asıl yoksulluğu maddi değil.
Hakikat yoksulluğudur.
Çünkü vicdanını kaybetmiş, adalet duygusunu çürütmüş, haysiyetini korkuya ve menfaate satmış bir dünyanın en büyük yoksulluğu budur.
Biz secdeyi koruduk ama şahsiyeti kaybettik.
Mabedi koruduk ama merhameti kaybettik.
Kelimeleri koruduk ama ruhu çürüttük.
Sorun Dinsizlik Değil, Hakikatin Bozulmasıdır
Tarih boyunca asıl kavga din ile dinsizlik arasında yaşanmadı.
Asıl kavga, hakikati taşıyan din ile onu istismar eden din arasında yaşandı.
Bir yanda insanı Allah’tan başkasına eğdirmeyen çağrı vardı: Kur’an.
Öte yanda dini tarikatların, cemaatlerin, lider kültlerinin ve iktidar dillerinin hizmetine veren sahte kutsallar vardı.
Allah’ın adını kullanarak insanı yeniden güce, korkuya ve düzene bağlayan yapılar vardı.
Yani mesele yalnızca inanmak değildi.
Mesele, kimin önünde eğildiğindi.
İnsan her zaman inkar ederek sapmadı.
Bazen secde ederek de saptı.
Bugün de aynı yerdeyiz.
Allah diyoruz ama kalbimiz hala güçten ürküyor.
Tevhid diyoruz ama putlarımızı modernleştirip önlerinde hizaya giriyoruz.
Hakkı biliyoruz ama menfaatin başladığı yerde omurgamız eğiliyor.
Adalet diyoruz ama teraziyi hakikat için değil, güçlüye dokunmamak için tutuyoruz.
Tevhid Bir İnanç Cümlesi Değil, Omurga Meselesidir
Tevhid, yalnızca Allah birdir demek değildir.
Allah’tan başka hiçbir gücü mutlak kabul etmemektir.
Allah’tan başkasına hayır diyebilme cesaretidir.
Zulme hayır.
İlahlaştırılmış devlete hayır.
Korkuyu hikmet diye kutsayan dile hayır.
Menfaati hakikatin önüne koyan düzene hayır.
Hakikatsizliğe hayır.
Merhametsizliğe hayır.
Ümmeti bölen sahte kutsallıklara hayır.
Eğer bu hayır yoksa, ortada sadece bir inanç cümlesi vardır.
Bir omurga yoktur.
Omurgasız dindarlık, en kullanışlı dindarlıktır.
Gücün en sevdiği din de budur.
Putlar Gitmedi, Sadece Modernleşti
Bugün birçok Müslüman, şirk denildiğinde hala eski çağların putlarını hatırlıyor.
Taştan heykelleri.
Önünde eğilinen cisimleri.
Oysa putlar gitmedi.
Sadece modernleşti.
Şirk artık çoğu zaman taşa değil, güce secde ederek ortaya çıkıyor.
Para.
Makam.
Lider.
Kalabalığın alkışı.
Siyasi partilerin kutsallaştırılması.
Güvenlik arzusu.
Kariyer tutkusu.
Hepsi insanın önüne birer modern ilah gibi dikilebiliyor.
Bazen bu putlar sahte kutsallıkların içine saklanıyor.
Tarikatlarda, cemaatlerde, lider kültlerinde, mezhep taassubunda, dini hakikatin değil itaati büyüten yapılarda.
İnsan bugün puta tapmıyor belki, ama korkuya, menfaate ve kalabalığın onayına secde ediyor.
En tehlikeli secde de budur:
İnsanın secde ettiğini fark etmeden secde etmesi.
Din Bozulduğunda
Tam burada din bozulur.
Dinin bozulmuş hali insanı özgürleştirmez.
Ehlileştirir.
Adaleti büyütmez, itaati büyütür.
Vicdanı ayağa kaldırmaz, korkuyu kutsar.
Halka sabrı anlatır ama zalime tek kelime etmez.
Tevekkülü över ama sömürüyü sorgulamaz.
Ahireti anlatır ama dünyadaki zilleti görünmez hale getirir.
Böylece din, hakikatin dili olmaktan çıkar.
Acıyı örten bir afyona dönüşür.
Halkı sakinleştirir, vicdanı uyutur, düzeni korur.
İşte bugün en yaygın dindarlık biçimlerinden biri budur.
İnsanı diriltmeyen, uyuşturan din.
Asıl Tehlike, Hakikati Örten Dindarlıktır
Bu yüzden bugün asıl soru, din var mı yok mu değildir.
Asıl soru şudur. Hangi din.
İnsanı büyüten din mi. Yoksa küçülten din mi.
Vicdanı ayağa kaldıran din mi. Yoksa korkuyu hikmet diye kutsayan din mi.
Şahsiyeti diri tutan din mi. Yoksa itaati fazilet diye sunan din mi.
Allah’tan başkasına kulluğu reddeden din mi. Yoksa o kulluğu kutsal bir dille meşrulaştıran din mi.
Çünkü bugün en büyük felaket, açık inkar değildir.
En büyük felaket, hakikatin üzerini örten dindarlıktır.
Küfür artık her zaman tanrısızlık olarak gelmiyor.
Bazen hakikatin gereğini ertelemek olarak geliyor.
Doğruyu bildiği halde susmak olarak geliyor.
Menfaatini kaybetmemek için gerçeği eğip bükmek olarak geliyor.
Zulmü görüp şimdi sırası değil demek olarak geliyor.
O yüzden bugün küfür, çoğu zaman inançsızlıktan önce hakikatsizliktir.
Mele ve Mütref: İktidarın Dili, Konforun Suskunluğu
Bu hakikatsizlik bireyde kalmıyor.
Sınıfa dönüşüyor.
Kuruma dönüşüyor.
Düzen haline geliyor.
Tarih boyunca bir mele vardı: iktidarın diliyle konuşanlar.
Bir de mütref vardı: refahın körlüğüyle hakikate sırt çevirenler.
Bugünün melesi, halkın önünde konuşur ama iktidarın diliyle düşünür.
Cübbesi olabilir.
Kravatı olabilir.
Akademik unvanı olabilir.
Ekran yüzü olabilir.
Ortak tarafı aynıdır: Hakkı değil düzeni savunur.
Vicdanı değil meşruiyeti büyütür.
Bugünün mütrefi ise dindarlığı vicdan değil güvenlik üreten bir zırha çeviren konfor insanıdır.
Dua eder ama bedel ödemez.
Mazlumu sever gibi görünür ama zalime mesafe koymaz.
Konforunu korumak için hakikati erteler.
İşte birçok zulüm, yalnızca zorbanın iradesiyle değil, melenin kibri ve mütrefin rahatlığıyla büyüdü.
Yani iktidar sözcülerinin diliyle, konfor dindarlarının suskunluğuyla.
Alim Sustukça Din Tüccarı Büyür
Burada Alimin ve Aydının imtihanı başlar.
Bir toplumda hakikat kaybolduğunda mesele yalnızca halkın aldanması değildir.
Asıl mesele, hakikati taşıması gerekenlerin susmasıdır.
Alimin görevi yalnızca fetva vermek değildir.
Sabır ile zilleti, tevekkül ile teslimiyeti, hikmet ile korkuyu, itaat ile kulluğu birbirinden ayırmaktır.
Aydının görevi de yalnızca dini olana öfke duymak değildir.
Din ile din istismarını, vahiy ile tahakkümü, hakikat ile onun maskesini birbirinden ayırmaktır.
Çünkü din adına konuşan her şey hakikati temsil etmez.
Kutsal ton taşıyan her söz ilahi değildir.
Dini sembollerle süslenmiş her düzen adalet üretmez.
Bu ayrımı yapamayan Alim, iktidarın süsüne dönüşür.
Bu ayrımı yapamayan Aydın ise zehri teşhis eder ama suçluyu yanlış yerde arar.
Toplum da ya her kutsal dile teslim olur ya da hakikatin tamamından soğur.
Allah Çok Konuşuluyor, İnsan Hala Eziliyor
Bugün İslam dünyasının büyük felaketi tam da budur.
Din yukarıda büyüyor, insan aşağıda küçülüyor.
Allah çok konuşuluyor. Ama insan hala eziliyor.
İbadet artıyor. Ama adalet gecikiyor.
Kutsal değerler savunuluyor. Ama yetimin yükü hafiflemiyor.
Mabedler çoğalıyor. Ama vicdan derinleşmiyor.
Oysa Allah ile insanın haysiyeti aynı hakikatte buluşmadıkça din yeryüzüne inmez.
Din yeryüzüne inmediğinde Allah’ın adı kalır, insan kaybolur.
İbadet kalır, adalet eksilir.
Kutsal kalır, vicdan susar.
Bir toplumda Allah çok konuşuluyor ama insan hala eziliyorsa, din orada yeryüzüne inmemiş demektir.
Şimdi Şu Soruyu Sormalıyız
Biz gerçekten bayram mı yapıyoruz.
Yoksa çöküşümüzün üstünü mü örtüyoruz.
Gazze yanarken.
Suriye dağılmışken.
Sudan kanarken.
Yemen tükenirken.
İran bombalanırken.
Milyonlarca Müslüman bombanın, sürgünün, açlığın ve kendi yöneticilerinin baskısı altında yaşarken.
Biz neyi kutluyoruz.
Birliğimizi mi.
Ümmetimiz çoktan mezheplere, tarikatlara, cemaatlere, bloklara, sınırlara ve çıkar hesaplarına bölündü.
Ahlakımızı mı.
Kimliklerimiz merhametten daha hızlı büyüdü.
İlim mirasımızı mı.
Farabi’yi, İbn Sina’yı, İbn Rüşd’ü överken soru soranı susturduk.
Düşünceyi mi.
Eleştiriyi fitne, itirazı tehdit, farklılığı sapma saydık.
En Büyük Yalanımız
Bugün mesele yalnızca dış düşmanlar değildir.
Asıl sorun, içimizde yavaş yavaş büyüttüğümüz büyük yalandır.
Dindarlığımızın bizi kurtardığı yalanı.
Hayır.
Bizi semboller kurtarmadı.
Kalabalıklar kurtarmadı.
Tekbirin çokluğu da kurtarmadı.
Çünkü adalet olmadan ibadet çoğalınca toplum iyileşmiyor, yalnızca kendini dindar sanıyor.
İşte bu yüzden bayram bugün bir kutlama günü olmaktan çok, bir yüzleşme günü olmak zorundadır.
Bayram yeni elbise değildir.
Bayram tatlı değildir.
Bayram mesaj değildir.
Bayram, kendine yalan söylemeden şu soruları sorabildiğin gündür.
Hakikat benim için bir ölçü mü, yoksa sadece işime gelen bir söz mü.
Vicdanım beni hâlâ rahatsız edecek kadar diri mi.
Adalet duygum güçlüye geldiğinde susuyor mu.
Haysiyetimi hangi korkuya teslim ettim.
Merhametim kimliğimin gerisine mi düştü.
İç sadakatim hakikate mi, kalabalığa mı.
Bayramınız Mübarek Olsun Demeden Önce
Eğer Allah’ı anıp insanı eziyorsak.
İbadet edip adaleti erteliyorsak.
Dini savunup hakikati susturuyorsak.
Mezhebimizi büyütüp merhameti küçültüyorsak.
O zaman bayram yapmıyoruz.
Sadece çöküşün üstünü örtüyoruz.
Bu yüzden bugün birbirimize Bayramınız mübarek olsun demeden önce şu cümleyi kurmalıyız.
Önce kendimizi kandırmayı bırakalım.
Çünkü bir ümmet yalnızca düşmanları yüzünden yıkılmaz.
Bir ümmet, önce kendi yalanları yüzünden çöker.
Adaleti ertelediğinde çöker.
Hakikati örttüğünde çöker.
Dini iktidarın zırhına çevirdiğinde çöker.
Mazluma sabır anlatıp zalime sustuğunda çöker.
Allah derken başka şeylerin önünde eğildiğinde çöker.
Son Söz
Eğer gerçekten bayram istiyorsak, önce neyi kaybettiğimizi itiraf etmeliyiz.
Biz dini sadece kaybetmedik.
Onu hakikatten kopardık.
Şimdi dini yeniden mazlumun, adaletin, merhametin ve insan onurunun safına döndürmek zorundayız.
Yoksa bayram gelir.
Bayram geçer.
Sofralar toplanır.
Mesajlar silinir.
Ama bizim çöküşümüz sürer.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.