Yasemin KAYA
BANDA DAYI
İçine doğduğum ailede benden önce vardı. Onu herkesin gördüğü gözle görmedim hiçbir zaman tabii ki. Çünkü benim en sevdiğimin sevdiğiydi. Tıpkı evdeki diğerleri gibi hep etrafımdaydı. Onunla ilgili ilk hatıralarım ne zaman başlıyor bilmiyorum. Galiba adı geçince hafızamda ilk canlanan şey, ucu topuz gibi kendinden kıvrımlı kalın çoban değnekleri. Evin tosunlarını gütmek işiydi, dağda bayırda hayvanları güderken o ucu topuzlu sopaları kullanırdı. Birbirine benzeyen o sopalar şahsına münhasır, Poseidon’un mızrağı gibi cismiyle bütünleşmiş bir şeydi kafamda sanırım. Yazın çoğu zamanlar, hayvanlara yüksek yerlerde taze otlar yedirmek için uzaklara gider, dağda gecelerdi. Çocuk aklımla endişelenir, o kalın sopaların onu her türlü tehlikeden koruyacağına inanarak rahatlardım. Bir de yukarı kattaki odada tahta sedirin altında, yazıları silinmiş eski bir teneke kutuda duran aşık kemikleriydi o. Çocukluğundan kalma bu aşıkların bazıları boyalıydı, en büyüğünün adı ‘eneke’ydi, kutsal bir hazine gibi orada korunduğu, bize “Sakın bunları ellemeyin.” diye tembih edildiği için o teneke kutu, masallardaki kırkıncı odaydı bize. Kardeşimle bana “Dağdan size banda getireyim mi?” diye sorduğu, bizim banda beklediğimiz aklımda bir de. ‘Banda’ burada yabani dağ armuduna verilen isimdi. Dağdan bizim için getirdiği bandalardan dolayı ona ‘Banda Dayı’ demiştik. Belli ki büyükler, ondan korkmayalım, onu sevelim diye aramızda ilk muhabbeti böyle kurmuştu. Oysa ruhunu görecek göze sahip hiç kimsenin ondan korkacağına, onu sevmeyeceğine inanmadım ben. Dağdan her dönüşünde “Size banda getireceğim.” ya da “Size dağ sakızı getireyim mi?” derdi. Dağ sakızı dediği, bir bitkinin kökünden çıkarılan kahverengi bir özdü, görüntüsü aklımda ama tadını hiç bilmiyorum. Belki de getirmişti ama büyükler, temiz olmadığını düşünüp bize vermemişlerdi.
O benim dayımdı, annemin kendisinden üç yaş küçük kardeşi. Nenemin “Ne olacak bunun sonu?” diye ömrünce kaygılanma, ölürken de gözünün açık gitme sebebiydi. Köyde ‘deli’ diyorlardı ona, küçükken neden öyle dendiğini bilmiyordum, o da işte diğer insanlar ve diğer erkekler gibi biriydi. Diğerlerinden farkı, kelimeleri tekrarlayarak, bağırır gibi yüksek sesle, hızlı ve çapraşık konuşmasıydı, onunla uzun süre kalmayan biri ne dediğini anlayamazdı ama biz anlardık. Bir de çok söverdi, sövgülü konuşunca evdekiler “Çocukların yanında küfretme.” diye bağırarak uyarırdı ama diğer erkekler de onun kadar sövgülü konuşurdu, üstelik tane tane konuştukları için onların sövgülerini daha çok duyar, anlardık. Sövgülü konuşmasına müdahale edilince biraz daha bağırarak sövmeye devam eder, ortam gerilince sanki az önceki kişi o değilmiş gibi, en akıllıyım diyenin bile gösteremeyeceği bir olgunlukla gülerek “Tamam, tamam, bir şey demedim, demedim.” der, ortamı yumuşatmaya çalışırdı, bu defa da akıllı geçinenler, bu olgunluğu anlamaz, bağırmaya, söylenmeye devam ederlerdi. Ona deli diyenler neye dayanarak deli derdi, bu yaşa geldim hâlâ anlamadım. Fikrimce toplum, kendi kıstaslarına uymayan, beşer cinsinin ikiyüzlü rollerine girmeyen, bir çocuk kadar hesapsız, içinden geldiğince konuşan kişilere ‘deli’ etiketi vurarak, yerleşik kurallarını binlerce yıl yaşatan bir sisteme sahipti, Dayım da bu sistemin kurbanından başka bir şey değildi.
Dedem yaşarken dedemin otoritesi altında yaşadı, evde en ağır, kimsenin yapmadığı işleri yaptı. Ahırda, hayvanların gübresinin dibinde toplandığı orta direğin üzerine çivilenmiş, geniş merdiven basamağı gibi tahta bir parçası vardı. Yanından her geçtiğimde onu yukarı kaldırır, birden bırakır, çıkardığı cızırtılı sesle eğlenirdim. Onun ne işe yaradığını bir gün gördüm. Banda Dayı’m, yerde tıklım tıklım hayvan tersiyle doldurduğu, yarı beline gelen bir sepeti, seyyar bir parça ile sabitlediği o merdivenimsi şeyin üzerine dedemin yardımıyla koyuyor, sepetin yanından sarkan kayışları kollarından geçirerek hayvan gübrelerini, dışarıya, ‘basmalık’ denen yere taşıyordu. Ufak tefek bedeni, sepetin altında kayboluyordu, bu sepeti onun dışında kimsenin sırtında görmedim sonraları. Köyün tuvaletli tek evi olan bu evde, tuvaleti temizlemek de onun işiydi. Diğer insanlar, evlerin arkasında, duvar diplerinde ihtiyaç görürken; iki katlı bu evde, arkadaki odanın merdivenli girişinin yanında, iki metrekare, üç buçuk yanı çevrili, yerden iki metre kadar yüksekte, tahta zeminli, tam ortadaki iki tahtanın arası açık bırakılarak alaturka tarzda yapılmış, evden bağımsız kerpiç bir tuvalet vardı. Elinde ibriğiyle içeri giren kişiler, işini görür, bıraktıkları ifrazat aşağıya yığılırdı. Köyde kanalizasyon sistemi olmadığı için zamanla orada insan gübresinden küçük bir tepecik oluşurdu. Aşağıda zeminden kürekle çalışılacak kadar bir açıklık bırakılmıştı, tuvalet doldukça o açıklıktan birikenler alınır, müsait alanlara taşınırdı. Bu tuvaleti temizlemek de onun işiydi. Banda Dayı’m, önce tuvalete bir hayvan ciğeri atar, o ciğerin etrafında kurtçuklar oluşur, kurtçuklar çoğalıp oradaki pislikleri yer bitirir, onlardan arta kalanı da kürekle alır, atardı. Evde herkesle beraber yaptığı tarla tapan işlerinin dışında, bu iki iş, sadece ona mahsustu. Ufak yapısına inat herkesten çalışkan, herkesten güçlü oldu her zaman.
Aslında hayatla dalga geçen, neşeli biriydi dayım. Ona en hararetli kızmaların, azarlamaların sonunda bile başını yukarı kaldırarak kısa kahkahalarla güler, “Şaka yapıyorum.” veya “Seni kızdırmak için dedim, ögünde ölim.” derdi karşısındakine. Toplumda ‘akıllı’ diye adlandırılmış muhatabı, girdiği öfke ateşinden onun kadar kolay çıkamaz, iyice üstüne giderdi. ‘Ögünde ölim’ onun sevdiklerine en sık söylediği sevgi sözüydü, ‘sana kurban olayım’ yahut ‘ayağının altında öleyim’ gibi bir anlamı vardı. Köy düğünlerinin baş halaycısıydı. Ne var ki herkesten ayrı, genellikle kadın topluluklarına yakın bir köşede tek başına davul zurna ile oynar, kendini seyreden var mı diye etrafa bakardı, oynarken beğenilmek onun tutkusuydu adeta. Hançer barını bile kendi kendine oynar, şahsi gösterisine ortak kabul etmezdi.
Yaşım büyüyüp onu ve toplumu tanıdıkça iyice kâni oldum ki; dayımın adına ‘deli’ sıfatını ekleyen de onu delirten de cehaletti, cahil toplumdu. Ta çocukluğundan bu tarafa onu yanına çağırıp, kızdırarak bir şeylere, birilerine sövdüren ve bundan zevklenen kişiler vardı çevrede. Küçük bir çocukken sevimli olmak, dikkat çekmek için söverken, büyüdükçe üstüne yapıştırılan etiketten kurtulmanın, gücünü aştığını fark edince insanlara kızgınlığını sövgülere doldurmuştu, belki de insanlar onunla eğlendiklerini zannederken aslında dayım onlarla eğleniyor, alay ediyordu.
Benim daha dünyada olmadığım bir dönemde altı ay gibi bir süre askere de almışlardı onu. Ağabeyi, askerlikten muaf olması için rapor almaya götürdüğünde “Beni kim askere alacak, alacak olanın…” diye askerî doktorun yanında sövünce raporu verilmemiş, “sövmenin gayr-ı resmi cezası” olarak kışlaya gönderilmişti. Elazığ’da askerlik yaptığını söylerdi kendisi, Cüneyt Arkın filmlerini aratmayacak sahnelerle bire karşı on kişiyle dövüştüğü anılar anlatırdı zaman zaman. Ama “Yok daha neler, gene başlama.” diyen ev ahalisiyle biraz iddialaştıktan sonra kahkahalarla güler, şaka yaptığını söylerdi. Sanki canı istediği zaman istediği kişiyi sinir etme, kızdırma gücüne sahipti. Aslında bir delilik emaresi aranacaksa bu ‘dikkat çekme veya sinir etme” isteğinde aranabilirdi. Askerden geldiğinde bambaşka biri olduğunu söylerlerdi, konuşması, duruşu, tavrı her şeyi değişerek, beyefendi gibi gelmişti. Bir gün bana ‘dünyanın en uzun nehrinin hangisi’ olduğunu sordu. Açıkçası sorunun cevabını bilmiyordum, cevabı kendisi verdi: “Missisipi”. Okuma yazması olmayan dayımın Amerika’daki bir nehrin adını bilmesi beni şaşırtsa da sonradan bunun askerlikte aldığı eğitimden aklında kalan bilgi kırıntısı olduğunu anladım. Bir keresinde, benimle bir şey paylaştı, aynı şeyleri defalarca anlatan biri olmasına rağmen bu dediğini ondan ikinci kez duymadım. “Elazığ’da askerdeyken,” dedi, “önüme bir pösteki koyup kıllarını saymamı istediler, (okkalı bir küfür)….adamları, pöstekinin kılları sayılır mı?” Sonra başını yukarı kaldırıp klasik kahkahasını attıktan sonra “Beni deli gördüler, ben deliyim ya.” dedi. O an, kimseye güvenmediğinden, içinde çok şey sakladığını bildim. İnsanlara güvenci, inancı yoktu. Çünkü tahammülsüz, acımasız, baskıcı, kuralcı bir toplumun günah keçisiydi o. Kendini anlatmaya, dik durmaya gücü yetmemişti, deli diyorlarsa desinler, diye savaşı en baştan bırakmıştı.
Hayatı boyunca en çok istediği şey evlenmek oldu. Ama dedem de dahil kimse onu evermeye, ona bir ailenin reisliği görevini vermeye cesaret edemedi. O da sanki bunu protesto eder gibi her fırsat bulduğunda evden kaçtı, çevre köylerde onu, ailesini, tanıyan tanımayan kişilerin haftalarca misafiri oldu. Misafir derken o evlerde de çalıştı, ahır temizledi, hayvan baktı, tuvalet temizledi. Karşılığında ahırlarda, samanlıklarda yatırıldı, muhtemelen sofralardan artan yemekler önüne kondu. O kaçtı, dayımlar getirdi, bu döngü yeknesak devam etti. Gittiği yerlerde dövüldüğü haberi de geldi ara ara. Kafası kızdığında tek silahı olan küfre sarıldığı için ona hem deli diyen hem her dediğini ciddiye alan kişilerin hışmına uğradı çokça. Demişti ki atalar: “Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar.” Hayatı boyunca ailesine dert oldu dayım ama yük olmadı.
Dokuz yaşındaydım, dedem, Banda Dayı’ma kızdı: “Namaz kıl.” dedi. Dayım, dedemi çileden çıkaracağını bile bile “Ne namazı, yat kalk, yat kalk, eşek de yatıp kalkıyor.”dedi kısa bir kahkaha savurarak. Dedem yaşından umulmayacak bir çeviklikle, dayımı odanın kapısında yakalayarak elindeki odun parçasıyla sırtına bir iki tane indirdi. O arada nenemin feryat figan ederek dedeme ilk kez sesini yükselttiğini gördüm: “Durrr, vurmaa, ona zaten vuran vurmuş, ne dediğini bilmiyor.” Bir yabani çiçeğin el değince yapraklarını kapaması gibi başını önüne eğip sırtını çıkararak üzerine inen darbeleri savuşturan dayımı, nenemin feryadı kurtardı, söylenerek evden çıktı gitti. Nenemin gizlenmeden ağladığını da ilk kez gördüm o gün. Ertesi gün dayım, dedeme hiç de küs ya da tavırlı değildi, belki sorsalar gülerek “Nasıl kızdırdım onu, he mi?” derdi. Dedem öleli yıllar oldu, dayımın senelerdir hiç aksatmadan kendine has, hızlı hareketlerle beş vaktini eda ettiğini görseydi keşke, diye düşünürüm hep.
Dayımın kahrı dünyayaydı, feleğeydi sanki. Kimse onun ruh halini bilmedi, kendinden küçük kardeşlerinin hatta kardeş çocuklarının evlendiğini, aile sahibi olduğunu gördükçe kendi son’suzluğu, arka’sızlığı, devam’sızlığı zemheri soğuğu gibi içini dondurdu. Dilinden düşmeyen türküdeki gibiydi hâli: “Kuşlar garip, ben garibim.” Yeğenlerinin çocuklarını “Allah saklasın, Allah saklasın.” “Korkma benden korkma, ögünde ölim, dedenim.” diye sevdiğini gördükçe kalbimin derinlerinde bir yer daima acıdı.
Onunla ilgili yüzümü gülümseten başka bir hatıra ise yirmi yıl önce bir Ramazan ayında, birkaç gün bizde kaldığı zaman dilimiydi. Akşamları, en küçüğü yirmi yaşında olan dört erkek kardeşimle teravihe giderken, banyo kapısında abdest alma sırasında sabırsızlanmış, kendisinden önce gireni küfürleriyle aptal etmişti. Teravih sonrası, salonda oturup ‘kibrit oyunu’ oynamıştık. Kibrit oyununu o zaman ondan öğrendim. Bir kibrit kutusu sırayla yere atılıyor, dik getiren bey, yan getiren onbaşı, yatay getiren er oluyordu. Nasılsa her seferinde bey oldu dayım. Biz ya onbaşı ya da er oluyorduk. Bey cezayı veriyor, onbaşı bir pantolon kemeriyle bu cezayı infaz ediyordu. Ceza ise kemerle ellere vurulmasıydı. Benim cezalı olduğum her seferde “ Ef (af), bacıma ef.” deyip kardeşlerime on’lu on beş’li cezalar vermesi, “Olmaz ama ona hep af diyorsun, haksızlık bu.” itirazlarına, “Size ne, bey benim, istediğime ef veririm.” diye cevap vermesi, zayıf olanı koruyan nahif kalbinin yansımasıydı.
Ana babası bu dünyadan göçtükten sonra erkek kardeşlerinin evi, onun evi oldu. Yukarı odadaki aşık kemiklerinin yeri ve dokunulmazlığı hep aynı kaldı. Bazen dengesiz konuşmalarına bağırsalar da kardeşlerinin merhameti, onun şansı ya da anasının dualarının karşılığıydı. Kardeş eşleri ve yeğenleri de samimiyetle sahip çıktılar ona, ana babasının sağ olduğu zamandan farkı olmadı hayatının. Hele ki ağabeyi, Almanya’dan kesin dönüş yapıp sorumluluğunu üstüne alınca iyice düzene girdi hayatı. Evden kaçmalar, ortadan kaybolmalar çoktan bitmişti zaten. Şimdi ağabeyinin sözünden çıkmıyordu, saygıyla çeşnilenmiş bir sevgiyle tutkundu ona. Ağabeyi, büyük dayım, merhametin maddeye bürünmüş şekliydi, bu yüzden Banda Dayı’m, hayatının en güzel zamanlarını onunla yaşadı diyebilirim. Tertemiz üstü başıyla, tıraşlı saçı sakalıyla kimseden farklı görünmüyordu. Ağabeyi, onu tecrit etmiyor, beraber görünmekten utanmıyor, yanında kahveye götürüp çay ısmarlıyordu. Arada çizgiyi aşan konuşmaları olursa, kızmadan hafif kaşlarını çatarak uyarıyor, sevgisiyle kontrolünde tutuyordu. Böyle olunca, tek buldukları için yanına çağırıp ona buna sövdüren ya da “Baldızım var, seni onunla evlendireyim.” gibi özneyi değiştirerek onu yakınlarıyla evlendirmeyi vaat edip zevklenenler birer birer meydandan çekildi. Çoktan beri süren kulak sorunları yüzünden ameliyat bile oldu o süreçte. Büyük dayım, çocuğu gibi ilgilendi onunla, o güne kadar ihmal edilen her şeyini tamam etmeye çalıştı. Hastaneye ziyaretine gittiğimizdeki hâlini hiç unutmuyorum. Onu seven, merak eden, ziyarete gelen birilerinin olmasından çocukça sevinç duymuş, lafın birini bırakmış, birini söylemeye başlamış, şahsına münhasır kahkahalarla ne latife yapacağını şaşırmıştı.
Şimdilerde seksen yaşına yaklaştı. Büyük dayım altı yıl önce öldü ama eşi “Bu, bana kocamın hatırası, kimseye bırakmam.” diyerek onu bırakmadı, kızı, damadı ve küçük torundan oluşan ailesinin beşinci üyesi Banda Dayım. Ufak tefek vücudu yaşla beraber iyice küçüldü, işitmesi iyice ağırlaştı, anlaşmak için bağırarak konuşmak gerekiyor. Yeni bir mahallede yeni bir eve taşındıkları için, birkaç kez evden çıkıp yolu kaybettiğinden hiç dışarı çıkmıyor artık, ya odasında televizyon seyrederek ya evin balkonunda oturup sokağı izleyerek günlerini geçiriyor. Yanına gittiğimde aynı sevecenlikle sohbet ediyoruz ama cevaplarımı duyamadığı için evin kızının her seferinde kulağına tekrarlaması gerekiyor. Benim gibi, benim çocuklarım da seviyor onu, on yaşındaki oğlumun “Anne, dayılarının içinde en çok onu seviyorum.” dediği gün, yüreğimden gökyüzüne güvercinler, serçeler havalandı; gönlümü dağ çiçeği kokuları doldurdu; damağım dünyanın en tatlı ‘banda’larının lezzetiyle tatlandı; başımda nenemin saçlarımı okşayan ellerinin hazzını hissettim.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.