Eyüp YENEROĞLU
Yarılma : İran, Korkunun Sertleşmesi
İran’a yalnızca bölgesel bir rakip, nükleer bir tehdit ya da diplomatik bir kriz başlığı olarak bakmak, görünenle yetinmektir. Çünkü burada mesele yalnız Tahran’ın ne yaptığı değildir. Daha derinde, İran karşısında korkuya kapılan merkezin neye dönüştüğü vardır.
Her güç aynı biçimde davranmaz. Kendine güvenen güç alan açar. Müzakere eder. Düzen kurar. Korku ise başka türlü çalışır. Önce dili daraltır. Sonra düşünceyi rehin alır. En sonunda da gücü reflekse dönüştürür.
İran burada sadece dışarıdaki rakip değil; içeride büyüyen korkunun dışarıdaki siperidir. Bu yüzden mesele yalnızca İran değildir. İran’a yüklenen anlamdır. Orada yalnızca bir ülke değil, merkezin kendi çözülüşünü yansıttığı bir ayna vardır.
Kendine güvenen merkez düzen kurar.
Korkuya düşen merkez önce kuşatır, sonra boğar.
Güvenlikleşme: Her Şeyi Tehdit Gibi Görmek
Güvenlik, yerinde durduğunda meşru bir ihtiyaçtır; ama yerinden çıktığında korkunun devlete dönüşmüş halidir. Bir toplumu korumak siyasetin tabii sorumluluğudur. Fakat güvenlik bir noktadan sonra hayatı koruyan sınır olmaktan çıkar, hayatı daraltan bir dile dönüşür. İşte orada artık ihtiyaç değil, korku yönetmektedir.
İran meselesi etrafında kurulan dil uzun zamandır bu eşiktedir. Her şey tehdit ekseninde yeniden adlandırılır. Bölge tehdit olur. İttifak tehdit olur. Mezhep tehdit olur. Enerji hattı tehdit olur. Diplomasi bile ertelenmiş düşmanlık gibi okunur.
İşte güvenlikleşme burada başlar. Hayatı çoğulluğuyla görmek yerine, her şeyi tek bir korkunun karanlığından okumaya başlamakla. Böylece siyaset, ihtiyatını kaybeder. Akıl, yerini alarma bırakır. Ve merkez, dışarıdaki her gelişmeyi kendi iç tedirginliğinin uzantısı gibi görmeye başlar.
İran meselesinin asıl sertliği de burada yatıyor. Tehdit büyüdüğü için değil; korku kendine tehdit dili bulduğu için. Bu yüzden sertleşen şey sadece dış politika değildir. Aynı zamanda zihindir. Ufuktur. Tahammül kapasitesidir.
Çünkü bir merkez ne kadar çok güvenlik konuşuyorsa, bazen o kadar az özgür düşünüyordur.
Venezuela, İran, Çin ve Sertleşen Korku
Venezuela bu sertleşen korkunun yakın çevredeki en çıplak yansımalarından biridir. Orada yaşanan şey yalnızca bir iktidar kavgası değildir. Bir rejim meselesi de değildir. Asıl mesele, Amerika’nın kendi arka bahçesinde hâlâ tek belirleyici olduğunu dünyaya hatırlatma telaşıdır. Çünkü gücünden emin olan hatırlatmaz. Hatırlatma ihtiyacı, çoğu zaman güce düşen kuşkunun dilidir.
Bugün Venezuela petrolünün önemli bir bölümü Çin’e akmaktadır. Bu yüzden Karakas’a yönelen baskı yalnızca Venezuela’ya değildir. Petrole değildir. Rejime değildir. Asıl olarak Çin’e uzanan damarlara yöneliktir. Çünkü doğrudan vuramadığı yere, hatlarından baskı kurar. Ve bu bir özgüven refleksi değildir. Bir çözülme refleksidir.
Otorite zayıfladıkça dil sertleşir. Etkisi azaldıkça müdahale artar. İkna kabiliyeti daraldıkça tehdit dili büyür. Düzen kuramayan merkez, çevresini sertleştirerek gücünü hatırlatmaya çalışır.
İran meselesi ise bu korkunun daha derin ve daha küresel ölçekteki adıdır. Burada korkulan şey yalnız İran değildir. Asıl korkulan, dünyanın artık tek bir merkez tarafından tanımlanamayacak olmasıdır.
Çünkü İran burada sadece bir ülke değildir. Bir hat, bir damar, bir geçiştir. Enerji yollarının, bölgesel nüfuzun ve küresel ağırlık kaymasının düğüm noktalarından biridir.
Bu yüzden İran’a yönelen sertlik yalnız Tahran’a değildir. Enerjiye değildir. Nükleer başlığa da indirgenemez. Daha derinde hedef alınan şey, Çin’in beslenme hatlarıdır; yani yükselen yeni ağırlık merkezinin damarlarıdır.
Kendinden emin olan güç dünyayı kuşatma diliyle okumaz. Ama korkuya düşen güç, her hattı kuşatma gibi görür. Çünkü korku gücü çıplaklaştırır. Dili daraltır. Düzeni güvenliğe indirger. Ve o noktada artık siyaset kalmaz; refleks kalır.
İran bu yüzden sadece bir rakip değildir.
Batı’nın büyüyen korkusunun coğrafyasıdır.
Ve bu korkunun en büyük adı Çin’dir. Çünkü Çin sadece büyüyen bir ülke değildir. Ağırlık merkezinin yer değiştirme ihtimalidir. Batı’yı asıl rahatsız eden şey Çin’in gücü değildir; dünyayı tanımlama hakkını kaybetme ihtimalidir.
Yani korku, yalnız bir rakibin yükselişi değildir.
Bir merkezin yer değiştirme ihtimalidir.
Ve tarih bize şunu söyler:
Çöken güç önce geri çekilmez.
Önce yakın çevresini sertleştirir.
Sonra cephelerini çoğaltır.
En sonunda da kendi korkusuna düzen adı verir.
İç Özgürlüğünü Kaybeden Merkez
Bir merkezin gerçek gücü, sadece askeri kapasitesinde ya da ekonomik hacminde aranmaz. Asıl güç, kendi korkusunu yönetebilme kabiliyetindedir. İç özgürlüğü olan merkez, tehdidi görür ama ona teslim olmaz. Rakibi tanır ama onu her şeyin ölçüsüne dönüştürmez. Çünkü kendine güvenen yapı, dışarıdaki riski içerideki paniğe çevirmeden yönetebilir.
Fakat iç özgürlük zayıfladığında başka bir şey olur. Merkez artık ilkesine göre değil, paniğine göre karar vermeye başlar. Hakikate göre değil, riske göre konuşur. Adalete göre değil, kayıp ihtimaline göre konum alır. Ve bir süre sonra siyaset, soğukkanlılık değil; kuşatma psikolojisi üretmeye başlar.
İran tam da bu noktada yalnızca dışarıdaki bir aktör olmaktan çıkar. İç daralmanın dış aynasına dönüşür. Merkezin kendi korkusunu dışarıda tutmaya çalıştığı bir sınır hattı haline gelir. Bu yüzden İran’a yönelik sertlik, bazen yalnız İran’la ilgili değildir. Daha çok, merkezin kendi içine duyduğu güvensizliğin dışarıdaki tercümesidir.
Ve bazen en yüksek ses, en büyük gücün değil; çöküşünü gizlemeye çalışan en derin tedirginliğin sesidir.
Meşruiyet Zayıfladıkça Sertlik Artar
Sertliğin kaynağı her zaman güç değildir. Bazen tam tersine, meşruiyet zayıfladıkça sertlik artar. Çünkü meşruiyet kaybı yaşayan merkez, ikna kabiliyetini yitirdikçe baskı diline daha fazla yaslanır. Kelimeler sertleşir. Tehdit algısı büyür. Ve dışarıda tutulan her dosya, içerideki çözülmenin bahanesine dönüşür.
İran etrafında örülen söylem bu yüzden sadece stratejik değildir; aynı zamanda meşruiyet krizinin dilidir. Burada savunulan şey yalnız çıkar değildir. Aynı zamanda zayıflayan merkezin kendi dağılmasını erteleme çabasıdır.
Çünkü meşruiyet kayboldukça, güç daha fazla kelime ister.
Daha fazla mazeret ister.Daha fazla düşman ister.Daha fazla korku ister.
Ve bazen bir gücün en zayıf anı, en çok güvenlik konuşup en az hakikat taşıdığı andır.
Sertliğin Kaynağı
Her sertlik güçten doğmaz. Bazı sertlikler korkunun birikmiş halidir. Bir merkez içeride zayıfladıkça, dışarıda daha mutlak görünmek ister. Kaybettiği iç dengeyi dışarıdaki baskıyla telafi etmeye çalışır. Bu yüzden sertlik burada yalnız stratejik bir tercih değildir. Çözülmekte olan merkezin, kendi korkusunu disiplin, kendi paniğini de zorunluluk gibi sunma biçimidir.
İran’a yönelik giderek artan dil ve tavır, bu yüzden yalnızca rakibi sınırlandırma iradesi değildir. Aynı zamanda merkezin kendi iç kırılganlığını örten bir kabuktur. Sertlik burada savunmadan çok, telaşın devletleşmiş biçimidir.
Çünkü korkuya düşen merkez, önce her şeyi risk sayar.
Sonra her riski düşman sayar.
En sonunda da kendi korkusunu akıl, düzen ve zorunluluk diye sunar.
İşte asıl sertleşme burada başlar. Dışarıdaki rakipten önce, içerideki özgürlüğün daralmasıyla.
Korkuya Düşen Merkezin Dili
Bir merkez korkuya düştüğünde önce ufkunu kaybeder. Sonra ölçüsünü. Daha sonra da kendi dilini. Artık konuştuğu şey hakikat değil, korunma refleksi olur. Savunduğu şey adalet değil, kendi sürekliliğidir.
Bu yüzden korkuya düşen merkez, tehdidi yalnızca dışarıda aramaz. Onu çoğaltır. Büyütür. Her farklı aktörü tek bir karanlık dosyanın parçası gibi okumaya başlar. Böylece dünya, çoğulluğunu kaybeder; korkunun sadeleştirdiği tek boyutlu bir haritaya dönüşür.
İran bugün bu dilin aynasıdır.
Sadece bir cephe değil, çürüyen merkezin ruh halidir.
Sadece bir rakip değil, korkunun dışarıdaki suretidir.
Ve bazen bir merkezin en büyük zaafı, düşmanının gücü değildir.
Kendi paniğine düzen adı vermesidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.