Metin ÇAĞAN
“Biz” Demeyen Şehir Büyümez
Bir şehre dışarıdan bakınca binaları, yolları, tabelaları görürsün. İçine girince ruhunu görürsün. Bazı şehirlerin ruhu hasta. Esnaf yan dükkânın siftah yapmasına sevinemez olmuş. Aynı çarşıda ekmeğini yiyen insanlar, birbirinin müşterisini kapmak için fırsat kollar hale gelmiş. STK dediğin, şehrin ortak aklı olacak kurumlar, aynı masada fotoğraf vermeye bile çekiniyor.
Herkesin dilinde gizli ya da açık aynı cümle dolaşıyor: “O koltukta o değil ben olmalıydım”. Çünkü mesele artık hizmet değil, menfaat. Çünkü kriter liyakat değil, “bizim adamlığımıza zeval gelir mi” hesabı. Dedikodu fısıltıdan koroya dönüşmüş. Ayağını kaydırmaca, işini baltalama, başarısını gölgeleme sıradanlaşmış.
Peki bu hastalığın şehre faturası ne oluyor? Esnaf esnafı çekemeyince çarşı ölüyor. Yerel esnaf birbirini yerken kazanan zincir marketler oluyor. Para da huzur da şehirden dışarı gidiyor. STK’lar birbirini yiyince tablo daha vahim. “Projesine destek vermem, adım yazılmamış” kaprisi yüzünden Ankara’dan fon gelmiyor. On dernek tek ses olamayınca bir bürokrat bile kapıyı açmıyor.
“Hepsi ben”cilik ortak aklı öldürüyor. Beş kişiyle yapılan toplantıdan şehir planı çıkmaz. “Benim adamlığım olmazsa bu iş yürümez” diyen herkes, aslında o işin yürümesini engelliyor. Ve koltuk hırsı... “Falanca bizim işi görmüyor, indirelim” kavgası yüzünden enerji hizmete değil, kavgaya akıyor.
Bir Sivas aşığı büyüğümüz ne güzel demiş: “El el ile, değirmen yel ile”. El, eli tutmazsa değirmen dönmez. Bizim şehirde un öğütülmüyor artık, herkes birbirini öğütüyor. Oysa rakibimiz yan dükkân değil. Rakibimiz Kayseri’nin sanayisi, Gaziantep’in ihracatı, Konya’nın tarımı. Sen komşunu batırırsan, yarın senin dükkânı da büyük sermaye yutar. Kavga eden köye muhtar gelmezmiş. Yatırımcı da gelmez.
Peki başka türlüsü mümkün değil mi? Mümkün. Hem de tarihin bize en yakın yerden verdiği bir ders var: Kayseri.
Bugün sanayisiyle, ticaretiyle parmakla gösterilen Kayseri, bir zamanlar Sivas’a bağlı bir sancaktı. Vilayet merkezi bizdik. Defter bizde dururdu. Takvim yaprakları değişti. Onlar “biz” demeyi öğrendi, biz “ben” demekte ısrar ettik. Sonuç ortada.
Kayseri’nin 1990’larda bugünkü Sivas gibi olduğu söylenir. Mobilyacı mobilyacıyı, pastırmacı pastırmacıyı şikâyet eder dururmuş. Odalar ayrı telden çalarmış. Sonra Ticaret Odası, Sanayi Odası, Borsa, Belediye, Valilik aynı masaya oturmuş. Demişler ki: “Bizim rakibimiz İstanbul değil, biz kendi aramızda yarışırsak hepimiz kaybederiz. Dünya ile yarışmalıyız.”
Ve ne yapmışlar? Önce ortak hedef koymuşlar: “Anadolu’nun üretim üssü olacağız” diye. Sonra rakibi dışarıda aramışlar. Esnaf yan dükkânla değil, İtalya’nın mobilyasıyla, Almanya’nın makinesiyle yarışmış. Koltuğu da hep emanet görmüşler. Başkanlar değişmiş ama “Kayseri Modeli” değişmemiş. Çünkü “benim projem” değil “şehrin projesi” demişler.
Bugün bildiğimiz kadarıyla Kayseri’de 3 tane Organize Sanayi, 1 Serbest Bölge, ihracatı 4 milyar doları geçen bir ekonomi var. Mobilyada, kablo sanayinde, kapı sektöründe Türkiye lideri. Düne kadar bize bağlı olan şehir, bugün bize ekmek kapısı oluyor. Gençlerimiz iş için oraya gidiyor.
Bizim eksiğimiz ne? Pastırma mı? Mantı mı? Sanayi kültürü mü? Hayır. Eksik olan tek şey: “Biz” diyebilmek. Sivas’ın da bir 4 Eylül ruhu var. Biri köklü, diğeri ise ihtisaslaşmış iki devlet üniversitesi (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi ve Sivas Bilim ve Teknoloji Üniversitesi) bulunmakta, bir termali, bir kangalı, bir demiryolu var. Kayseri birtakım değerleriyle yaptıysa, biz de kendi değerimizle yapmalıyız.
Uyanmak için üç çağrım var. Birincisi yetkililere: Koltuklar emanettir, tapulu mal değil. “Benim adamım” diye değil, “şehrin adamı” diye kadro kurmalıdır. Tarih sizleri alkışlarla değil, bıraktığınız eserlerle yazmalı ve anmalıdır.
İkincisi STK’lara ve esnaflara: Birlikte fuar yapılmalı, birlikte Ankara’ya gidilmeli, bir masada oturmalıdır. Tek başına bağıranın sesini kimse duymaz.
Üçüncüsü halka, yani bize: Dedikoduyu yayan da “ben olmalıydım” diyen de biziz. Çocuklarımıza bıraktığımız şehir, işte bu kavgaların sonucu.
Şimdi gözünüzü kapatın ve bir şehir düşünün. Esnafı birbirine müşteri gönderiyor. STK’ları ortak proje yapıp fon alıyor. Koltuktaki “ben” demiyor, “şehir” için terliyor. O şehir beş yılda nereye gelir? Bir de gözünüzü açın ve bizim şehre bakın!..
Düne kadar bize bağlı olan Kayseri bugün bize ders veriyor. Sebep basit: Onlar “biz” dedi, biz “ben” dedik. Bu şehir “ben” den geçilmezse, “biz” olamaz. “Biz” olamayan şehir de büyümez.
Ya uyanacağız ya da küçülmeye razı olacağız. Tercih bizim.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.