Eyüp YENEROĞLU
Yarılma – İsrail : Düzenin kanlı muhafızı
İsrail’i yalnızca kendi güvenliğini savunan bir devlet gibi okumak, görüneni mutlaklaştırmaktır. Çünkü burada mesele sadece bir ülkenin sınırlarını koruma refleksi değildir. Daha derinde işleyen şey, çözülmekte olan bir düzenin kendi suçlarını koruma biçimidir.
İsrail bu yüzden sadece bir devlet değildir.
Bir karakoldur.
Ama karakol dediğimiz şey sadece askeri bir mevzi değildir. Bir merkezin korkusunu, suçunu ve çürümesini sınır boyunda silahla tahkim etme biçimidir. Kendi krizini uzakta tutmak isteyen düzen, önce bir cephe kurar. Sonra o cepheyi güvenlik diye adlandırır. Sonra güvenliği, ahlaki sorgulamanın üstüne örter.
Bugün İsrail etrafında kurulan dil tam da budur. Orada güvenlik sadece bir ihtiyaç değildir. Cinayeti meşrulaştıran, hukuku askıya alan, vicdanı felç eden bir dile dönüşmüştür. Böylece artık mesele sadece bombanın kendisi olmaz. Çocukları, evleri ve şehirleri vuran bombayı hâlâ savunulabilir gösteren kavramlar olur.
Çünkü bazı yapılar yıkıldığında değil, işler haldeyken çürür. Kurum ayakta kalır ama vicdan ölür. Dil dolaşımda kalır ama hakikat boğulur. Hukuk görünürde sürer ama adalet içeriden çürür. İsrail meselesine yalnız askeri güç ya da bölgesel çatışma diye bakmak, bu daha derin çözülmeyi görmemektir.
İsrail bugün yalnızca bir devlet gibi davranmıyor. Meşruiyetini kaybetmeye başlayan düzenin silahlı refleksi gibi davranıyor. Bu yüzden orada savunulan şey sadece sınır değildir. Bir merkezdir. Bir düzen tasavvurudur. Daha doğrusu, çözülmekte olan merkezin kendini hâlâ düzen gibi sunma çabasıdır.
Güvenlik Ne Zaman Dile Dönüşür
Güvenlik, yerinde durduğunda meşru bir ihtiyaçtır. Bir toplumu korumak, hayatı savunmak, insanı tehdide karşı muhafaza etmek siyasetin tabii sorumluluklarından biridir. Fakat güvenlik bir noktadan sonra korunması gereken şeyi aşar ve kendi başına bir hakikat gibi konuşmaya başlarsa, orada artık ihtiyaç değil, dil devrededir.
İsrail etrafında kurulan söylem tam da bu eşiği çoktan geçti. Güvenlik burada artık bir tedbir değil; yıkımı açıklayan, hukuku erteleyen ve vicdanı susturan büyük mazerete dönüşmüş durumda. Ne kadar büyük bir yıkım olursa olsun, eğer ona savunma adı verilebiliyorsa, kelime artık gerçeği açıklamıyor, suçu örtüyor demektir.
İşte meşrulaştırma tam burada başlar. Önce kavram yer değiştirir. Sonra hüküm yer değiştirir. En sonunda da suç, yalnızca işlenmiş bir fiil olmaktan çıkar; korunmuş bir düzene hizmet ettiği ölçüde savunulabilir hale gelir.
Bu yüzden mesele sadece İsrail’in ne yaptığı değildir. O yapılanın hangi kelimelerle temize çekildiğidir. Çünkü bazen yıkımı büyüten şey silahtan önce dildir. Dil, vicdanı bastırdığında güç daha rahat hareket eder. Hukuku askıya aldığında suç daha uzun yaşar. Ve sorgulamayı ihanete çevirdiğinde, kötülük artık sadece dışarıda değil, insanın iç dünyasında da yer edinmeye başlar.
Çocuk ölür, adına savunma denir.
Mahalle yıkılır, adına operasyon denir.
Bir halk aç bırakılır, adına güvenlik denir.
İsrail meselesinin en karanlık tarafı buradadır. Orada yalnız bomba işlemiyor. Aynı zamanda kelimeler de çalışıyor. Ve bazen bir düzeni ele veren şey, attığı bomba kadar, o bombaya hangi adı verdiğidir.
Kurum Ayakta, Ruh Çekilmişken
Bazı yapılar bir anda yıkılmaz. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde görünür. Kararlar alınır, ordular işler, mahkemeler konuşur, diplomasi sürer. Fakat içeride bir şey çoktan çekilmiştir.
Kurum vicdanı tam da burada önem kazanır. Bir yapı sadece gücü organize ederek değil, o gücü hangi sınır içinde kullanacağını bilerek ayakta kalır. Kendi kudretine sınır koyamayan bir yapı, ne kadar güçlü görünürse görünsün içeriden çürümeye başlamış demektir.
İsrail etrafında oluşan düzen tam da böyle okunmalıdır. Burada kurum var ama vicdan yok. İşleyiş var ama ahlaki sınır yok. Güç var ama o gücü insan karşısında durduracak iç denge çökmüş durumda.
Bu yüzden mesele yalnızca fazla güç kullanımı değildir. Gücün kendi sınırını unutmasıdır. Daha da önemlisi, o sınır kaybının hâlâ düzen, hukuk ve güvenlik diliyle savunulabilmesidir.
Bir kurum vicdanını kaybettiğinde önce sertleşir. Sonra kendi sertliğini zorunluluk gibi sunar. En sonunda da kendini eleştiren her sesi tehdit gibi görmeye başlar. İşte o noktada yapı hâlâ ayaktadır; ama ruh çekilmiştir.
İsrail meselesi burada yalnızca bir devlet davranışı değildir. Çöken merkezin, ruhunu kaybetmiş kurumsal sertliğinin sahadaki en görünür biçimlerinden biridir.
Meşruiyet mi, Meşrulaştırma mı
Meşruiyet ile meşrulaştırma aynı şey değildir. Meşruiyet, gücün hakikatle ve adaletle sınanmış halidir. Meşrulaştırma ise gücün kendine sonradan uygun bir dil bulmasıdır.
İsrail etrafında kurulan düzen, tam da bu farkın silindiği yerde duruyor. Burada yapılan her şey önce haklı değildir; önce yapılır, sonra ona haklılık üretilir. Önce yıkım gelir. Sonra o yıkımı aklayacak kavramlar dolaşıma sokulur.
Savunma denir.
Güvenlik denir.
İstikrar denir.
Terörle mücadele denir.
Ve böylece cinayet, kelimelerin arasında yıkanıp temizlenmek istenir.
Meşrulaştırma düzenleri tam da böyle işler. Önce hukuku askıya alır, sonra bunu olağanüstü şart diye açıklar. Önce vicdanı bastırır, sonra bunu zorunluluk diye sunar. Önce insanı görmezden gelir, sonra bunu büyük resim diye adlandırır.
İşte burada meşruiyet çöker. Çünkü meşruiyet, sadece kurumların birbirini onaylamasıyla kurulmaz. Vicdanın da o yapıya “evet” diyebilmesi gerekir. Eğer hukuk işliyor görünüyor ama adalet içeriden boşalmışsa, orada meşruiyet değil; yalnızca meşrulaştırma vardır.
İsrail meselesinin Batı için asıl anlamı da buradadır. Orada korunan yalnızca bir müttefik değildir. Aynı zamanda meşruiyetini kaybetmiş bir düzenin, kendini hâlâ meşru gösterebilme ısrarıdır.
Temsilin Silahlı Biçimi
İsrail’i yalnızca bir devlet olarak görmek yetmez. O, aynı zamanda bir temsil biçimidir. Batı’nın Ortadoğu’da hangi suçu koruduğunun, hangi dili akladığının, hangi çürümüş düzeni sürdürmek istediğinin silahlı biçimidir.
Bu yüzden İsrail’in anlamı, kendi sınırlarından büyüktür. Orada savunulan şey sadece toprak değildir. Bir merkezdir. Bir üstünlük duygusudur. Daha da önemlisi, hâlâ dünyaya ölçü koyabildiğini sanan bir düzenin son sertliğidir.
Temsil bazen bir fikirle olur.
Bazen bir kurumla.
Bazen de silahla.
İsrail burada tam da böyle çalışır. Çöken merkezin kendini doğrudan değil, ileri bir hatta savunma biçimi gibi. Kendi krizini, suçunu ve utancını uzakta tutmak isteyen her düzen, önce bir karakol kurar. Sonra o karakolu yalnız askeri değil, ahlaki ve siyasi bir zorunluluk gibi sunar.
Bu yüzden İsrail’e verilen sınırsız destek, sadece diplomatik bir tercih değildir. Aynı zamanda Batı’nın kendi temsil krizini bastırma çabasıdır. Çünkü bir merkez içeride zayıfladıkça, dışarıdaki ileri hattına daha çok sarılır. Kendi dağılmasını orada durdurmak ister.
İsrail bu yüzden yalnızca bir devlet değildir.
Çöken merkezin silahlı temsilidir.
Ve bazen bir düzeni en açık anlatan şey, kurduğu cümleler değil; korumak için her şeyi göze aldığı karakoldur.
İsrail ve Çöken Merkezin Savunması
İsrail meselesi, bu yüzden, yalnızca bir devlet meselesi değildir. Orada görünen şey, çökmekte olan bir merkezin kendini nasıl savunduğudur. Gücünü ahlaktan önceleyen, güvenliği hakikatin önüne koyan, hukuku ise ancak kendi çıkarına hizmet ettiği sürece hatırlayan bir merkezin savunmasıdır bu.
Çöken merkezler önce yumuşamaz. Sertleşir. Çünkü kaybettikleri şeyi ikna ile tutamaz hale geldiklerinde, onu korkuyla korumaya çalışırlar. İsrail etrafında örülen siyasal ve ahlaki zırh da tam bu sertliğin ürünüdür. Mesele artık yalnızca bir müttefiki korumak değildir. Kendi dağılmasını, kendi meşruiyet kaybını, kendi iç boşalmasını dışarıdaki bir hatta tutmaya çalışmaktır.
Bu yüzden İsrail’e bakarken yalnız bombayı, yalnız askeri desteği, yalnız diplomatik himayeyi görmek yetmez. Asıl görülmesi gereken, bütün bunların hangi korkunun içinden konuştuğudur. Çünkü bir düzen kendi hakikatinden uzaklaştığında, önce dilini bozar. Sonra vicdanını bastırır. En sonunda da kendi yalanını savunmayı düzenin bekası sayar.
İsrail bugün tam bu eşiğin adıdır.
Bir devlet olmanın ötesinde, çürümüş bir korkunun ve meşruiyetini kaybetmiş bir düzenin karakoludur.
Ve belki de bu yüzden orada en çok savunulan şey toprak değil, çöken merkezin kendisi. En çok korunan şey sınır değil, meşruiyetini kaybetmiş bir düzenin son yalanıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.