Eyüp YENEROĞLU
Arap Siyasal Zihniyetinin Tarihsel Krizi: Kavimciliğin Dini Gölgede Bırakması
İslam neden kabile düzenini yıkmak için doğdu, fakat tarih içinde aynı kabile reflekslerine yeniden teslim oldu?
İslam, tarihe güçlü bir itirazla girdi: Soy üstünlüğüne, kabileciliğe ve kan bağına dayalı ayrıcalıklara karşı. “Arap ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” ilkesi, sadece ahlaki bir öğüt değildi; bu, Cahiliye düzenine indirilen köklü bir darbeydi. İnsan değeri soyla değil, takva ve adaletle ölçülmeliydi.
Ne var ki bu devrimci çağrı kalıcı ve sorunsuz ilerlemedi. İslam’ın evrensel çağrısı, çok kısa sürede eski toplumsal reflekslerle yüzleşmek zorunda kaldı. Tartışılması gereken bir kavim değil; dini evrensel bir adalet çağrısı olmaktan çıkarıp etnik ve tarihsel ayrıcalık alanına çeken siyasal tercihlerdi.
Peygamber Döneminde Kabile ve Evrensellik Dengesi
Hz. Peygamber döneminde kabile kimliği ortadan kaldırılmadı ama ahlaki sınırlarla kuşatıldı. Kabile aidiyeti toplumsal bir gerçeklik olarak varlığını sürdürse de, belirleyici değer olmaktan çıkarıldı. İnsanların değeri, hangi kabileden geldikleriyle değil, ahlaki sorumluluk ve vicdanlarıyla ölçülüyordu.
Medine toplumu, bu açıdan bir laboratuvardı. Ensar ve Muhacir arasındaki kardeşlik, kan bağını değil, değer bağını esas alıyordu. Medine Sözleşmesi ise farklı kabile ve inanç gruplarını hukuki eşitlik temelinde bir araya getiren erken bir çoğulculuk modeliydi.
Ancak Hz. Peygamber’in vefatından sonra siyasal otorite meselesi, hızla kabile rekabetlerinin alanına çekildi. Sakife toplantısında liderlik tartışmaları, sadece yönetim seçimi değil; İslam toplumunun siyasal karakteri üzerine bir mücadeleydi.
Emevîler: Kabile Siyasetinin Kurumsallaşması
Emevîler dönemi, Arap siyasal zihniyetinin kurumsallaştığı kritik bir kırılma noktasıdır. Hilafet, evrensel sorumluluk taşıyan bir yönetim modeli olmaktan çıkarak hanedan merkezli bir iktidar yapısına dönüştü. Arap kimliği sadece kültürel bir aidiyet değil, siyasi ve toplumsal ayrıcalığın anahtarı hâline geldi.
Bu durum en açık şekilde Mevâlî politikalarında görüldü. Arap olmayan Müslümanlar, eşit kabul edilmelerine rağmen sosyal ve hukuki açıdan ikinci sınıf konuma itildiler. İslam’ın eşitlik ve adalet iddiası burada ciddi bir darbe aldı.
Kabileci siyaset, yalnızca toplumsal yapıyı değil, dini söylemi de dönüştürdü. İtaat, ahlaki sorumluluğun önüne geçti. Eleştiri “fitne”, sorgulama “itaatsizlik” olarak damgalandı. Din, zulmü sınırlayan bir vicdan olmaktan uzaklaşıp siyasal otoriteyi meşrulaştıran bir araç hâline geldi.
Kerbela: Güç ile Ahlakın Kırılma Eşiği
Kerbela sadece tarihsel bir trajedi değildir. Orada susuz bırakılan çocuklar, Hz. Hüseyin’in son hutbesi ve direnişi, siyasal iktidarın ahlakla çatıştığında ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterir.
Kerbela, İslam ahlakının kırılma eşiğidir. Sonraki yüzyıllarda siyasal ve teolojik ayrışmaların temeli burada atıldı. Gücün korunması hakikatin önüne geçtiğinde toplumların nasıl parçalandığı net şekilde görüldü.
Kavimci Siyasetin Mezhepsel Etkisi
Kabile ve hanedan merkezli siyaset, zamanla teolojik ayrışmaları tetikledi. Mezhepler yalnızca dini yorum farklılıkları değil; aynı zamanda tarihsel travmaların ve siyasal çatışmaların yansıması hâline geldi.
Ümmet fikri teoride güçlü kaldı ama pratikte kabile ve kimlik refleksleri belirleyici oldu. Bu durum, evrensel adalet çağrısının çoğu zaman gölgede kalmasına yol açtı.
Yüzleşilmesi Gereken Gerçek
Bugün İslam dünyasının krizi, iman krizi değildir; ahlak ve eşitlik krizidir.
İslam’ın mesajı insanı merkeze alır. Kur’an’ın dili Arapça olabilir ama mesajı hiçbir kavme ait değildir. Hakikat, belirli bir soyun mirası olamaz.
Erken dönem Arap siyasal elitlerinin tarihsel tercihleri, dini evrensel bir adalet çağrısı olmaktan çıkarıp etnik ve tarihsel bir kimlik alanına hapsetme riskini doğurmuştur. Bu tarihsel deneyimle yüzleşmeden, İslam dünyasında gerçek birlik ve adalet mümkün değildir.
Manifesto Finali
İslam bir kavim projesi değildir.
Din, etnik kimliği değil, insanı merkeze alır.
Ümmet, soyla değil ahlakla kurulur.
Gerçek birlik, ortak kan bağıyla değil; ortak adalet anlayışıyla mümkündür.
Eğer İslam dünyasında yeniden bir dirilişten söz edilecekse, bu ancak ahlakın siyasetin önüne geçtiği bilinçle gerçekleşebilir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.