Bedriye KARAHAN
Aynı Evde Yaşayıp Birbirini Duymayan İnsanlar
Aynı evin içinde yaşıyoruz ama bazen birbirimizin sesini duymuyoruz.
Daha doğrusu, ses var… ama anlama niyeti yok.
Mutfakta tencere kaynıyor, salonda televizyon açık, odalarda telefon ışıkları yanıp sönüyor. Herkes bir şey anlatıyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Gün boyu birbirine en yakın olan insanlar, akşam olunca en uzağa düşüyor.
“Yorgunum” diyen birini,
“Ben de yorgunum” diye susturuyoruz.
“Canım sıkkın” diyenin sözü,
“Boş ver”le yarım kalıyor.
Aslında kimse kötü niyetli değil. Sadece herkesin yükü ağır, sabrı az, zihni kalabalık.
Aynı evde yaşayan ama birbirini duymayan insanlar, çoğu zaman sevilmediğini değil, anlaşılmadığını hissediyor. Bu da insanın içini sessizce üşütüyor. Çünkü anlaşılmamak, bağırarak kavga etmekten daha derin bir yalnızlık.
Anne anlatıyor, çocuk “tamam” diyor ama gözleri ekranda.
Eş konuşuyor, diğeri dinliyor gibi yapıyor ama kafasında yarın var.
Yaşlılar susuyor… çünkü nasıl olsa kimse sormuyor.
Bir evde suskunluk arttıkça, kelimeler azalıyor; kelimeler azaldıkça da kalpler uzaklaşıyor. Sonra “biz eskiden böyle değildik” cümlesi dolanıyor evin içinde. Oysa çoğu zaman değişen sevgi değil; ilgi.
Dinlemek, sadece sessiz kalmak değil. Dinlemek, karşındakinin cümlesini bitirmesine izin vermek. Haklı olmaya çalışmadan anlamaya niyet etmek. Bazen çözüm üretmemek, sadece “seni duyuyorum” demek.
Ev dediğimiz yer, sadece aynı çatı değil. Ev, insanın içini rahatça açabildiği yerdir. Eğer biri evinde kendini ifade edemiyorsa, kalabalığın içinde tek başınadır.
Belki de sormamız gereken soru şu:
Aynı evde mi yaşıyoruz, yoksa sadece aynı adresi mi paylaşıyoruz?
Bu yazı bir suçlama değil. Hepimiz bazen duymuyoruz, bazen kaçıyoruz. Ama küçük bir şey çok şeyi değiştirebilir:
Telefonu masaya bırakmak.
Göz teması kurmak.
“Anlat, seni dinliyorum” demek.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, çözüm değil; duyulduğunu hissetmektir..
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.