Metin ÇAĞAN
YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR: "EBEDÎ" MİSAFİRLERİZ!
Kalemi her eline aldığımda amacım; modern dünyanın gürültüsünde sağırlaşmış ruhlara, o hep ihmal edilen ama en gerçek olan "özü" hatırlatmak. Ölüm, sadece insanoğlunun değil dünya üzerinde bulunan bütün canlıların ortak kaderi, doğumdan sonraki tek gerçeğidir.
Geçen gün çarşıda tanıdık bir simanın telaşına şahit oldum. Elinde telefon, bir yandan sağa sola talimatlar yağdırıyor, bir yandan da kaşlarını çatmış, sanki dünyanın tüm yükü omuzlarındaymış gibi hırsla oradan oraya koşturuyordu. O an durup düşündüm: Sahi, biz ne zaman ölümsüz olduğumuza bu kadar ikna olduk?
Hani meşhur bir söz vardır; "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış" diye. Biz sanırım bu denklemin ilk kısmına fena halde kaptırdık kendimizi. Ölümün varlığı, sokağımızın başındaki o sessiz gerçeklik gibi orada dururken, bizler hiç gitmeyecekmiş gibi kök salma telaşındayız.
Sadece mal mülk hırsından bahsetmiyorum. Kırdığımız kalpler, ertelediğimiz "seni seviyorum"lar, kibrimizle ördüğümüz duvarlar... Hepsi sanki vaktimiz sonsuzmuş gibi sergileniyor. Oysa mahallemizin camisinden yükselen o sela sesi, her seferinde aynı şeyi hatırlatıyor: Sıra bir gün herkese gelecek!..
Ölüm gerçeğini unutmak, bir bakıma hayatı da ıskalamaktır. Çünkü sonu olduğunu bildiğimiz şey değerlidir. Bir çiçeğin solacağını bildiğimiz için onu koklarız, bir gün biteceği için güzel bir yemeğin tadını çıkarırız. Peki ya ömür? Onu neden "asla bitmeyecek bir sermaye" gibi hoyratça harcıyoruz?
Hayat iyi veya kötü akıp giderken, bazen çok sevdiğimiz, her gün gördüğümüz, sesine aşina olduğumuz bir yakınımızın gidişiyle sarsılırız. O an bir sessizlik çöker üzerimize. "Neyin kavgasını veriyoruz?" diye sorarız kendi kendimize. Bir gün bizim de o musalla taşına uzanacağımız gerçeğiyle yüzleşmek, dünyevi hırslarımızı bir anlığına anlamsızlaştırır.
Ama ne garip bir unutma becerimiz var değil mi? Bir süre sonra dünya telaşı, o gürültülü çarklarıyla geri gelir ve biz ölümü yine o karanlık köşesine itiveririz. Sanki o gidenler bir istisnaymış da, biz bu dünyada kalıcıymışız gibi davranmaya devam ederiz.
Aslında hatayı burada yapıyoruz: Ölümü hayatın bittiği yer sanıyoruz. Oysa hayat ölümün bir parçası değil, ölüm hayatın bir parçasıdır. Geceyi günden, kışı bahardan ayıramadığımız gibi; ölümü de yaşamdan ayıramayız. Aldığımız her nefes, bir sonrakine hazırlıktır. Ölüm, hayatın karşıtı değil; onun tamamlayıcısı, onu anlamlı kılan gizli bir öznedir. Eğer ölüm olmasaydı, bir bakışın, bir gülüşün ya da içilen bir fincan acı kahvenin hatırı bu kadar büyük olur muydu?
Ölümün varlığı apaçık bir gerçekken; dünya telaşına kapılıp, yanındaki dostunun gözündeki hüznü görmeyenlere; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlara, üç kuruşluk menfaat için kalp kıranlara, kırk yıllık hatırı silip atanlara, kibrinden yanına varılmayanlara üzülmemek elde değil. Biriktirdiğimiz her şey burada kalacakken, bu denli büyük bir hırsla yaşamak, aslında insanın kendine kurduğu en büyük tuzaktır.
Yazımı bitirirken kendime ve size sormak isterim:
*Bugün son gününüz olsaydı, o kırgınlığı yine devam ettirir miydiniz?
*Yarın hiç olmayacakmış gibi baksaydınız dünyaya, yine o küçük hesapların peşinden koşar mıydınız?
Gelin, bu "ebedî misafirliğimizde" dünya işlerimizi yürütürken, dengeli ve hırsa kapılmadan biraz daha zarif, biraz daha farkında olalım. Çünkü bu kapıdan bir kez çıkacağız ve yanımızda götüreceğimiz tek şey, bıraktığımız hoş bir sada olacak.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.