İbrahim YASAK
Gönül Hanesine Dönüş
“En iyisi, bir kenarda sakin yaşamalı insan; başkalarıyla pek az, kendisiyle çok konuşmalı.” Bu cümle, modern zamanların sağır edici hengâmesinde yorulmuş bir ruhun, sükûtun limanına sığınma arzusudur. İnsan, evvela kendi içine gurbetini bitirmeli, kendi kalbinin vatanına dönmelidir. Zira dışarıdaki dünya, “mâsıvâ” denilen o bitmek bilmeyen fâni telaşlar yığını, ruhun asıl cevherini paslandırmaktan başka neye yarar?
Günümüz dünyası, bir teşhir panayırına dönmüş vaziyette. Herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini sahiden işitmediği bu kaosta, kendi içine kapanıp kalmak ne kaçmaktır ne de lüks, bir mecburiyettir artık. Eskiler, “Dil söyler, kulak dinler; kalp söyler, kâinat dinler,” derlerdi. Şimdilerde ise çoğu insanımızda diller birer kılıç gibi kınından çıkmış, başkalarının hayatlarını buduyor; ruhlarının bahçesi ise bakımsızlıktan kuruyor. Bir kenara çekilmek, hayata sırt çevirmek zorunda kalıyor insan. Zira günümüz hayat anlayışının gerçek yüzüne daha yakından bakabilmek bazen biraz uzaktan bakmak, çepeçevre hayatı daha net görmeyi sağlayabiliyor. Ruhun derinliklerine inildikçe fark edilir ki, insanın en büyük hasmı da en sadık dostu da kendisidir. Kendisiyle konuşmayan insan, başkalarının kelimeleriyle örülmüş cazibesiyle insanları kuşatan dehlizlerin mahkûmu oluyor.
Kadim kültürümüzün harcı, edep ve hicap ile yoğrulmuştur. Geleneğimizin vakur ve mütevekkil duruşu, eşyaya ve insana bakışındaki nezaket, bugün dijital ekranların soğukluğunda eriyip gidiyor. Eskiden evlerin cumbalarında, cami avlularındaki çınar altlarında bir “sükût medeniyeti” hüküm sürerdi. Şimdilerde ise her anımızı, her yediğimizi, her kederimizi birer “görüntü” nesnesine indirgedik. Tezahür merakı, tefekkür iklimini kurutuyor ne yazık ki...
Kültürümüzün özü olan zühd kavramı, toplumsal yaşayışın içerisinde aktif rol almak kadar dünyayı kalbe sokmamaktır. Oysa biz, dünyayı kalbimizin tam merkezine yerleştirmek için çaba sarf ediyoruz sanki. Bu sebeple içimizde bir türlü dinmeyen huzursuzluk, modern zaman bitmeyen sorunlar yumağına dönüşüyor... Gelecek ise bu gidişatın bir meyvesi olarak önümüzde duruyor: Daha yalnız, daha kaygılı ve daha yapay bir insanlık gözüküyor ufukta. Eğer insan, kendiyle konuşmayı, derin ve sessiz düşünme ve değerlendirmeyi yeniden keşfetmezse, yapay zekâların ve algoritmaların çizdiği bir rotanın figüranı olmaktan öteye geçemeyecektir.
Bir köşeye çekilip kendiyle hasbihal eden kişi, aslında kâinatın sırrına talip olandır. “Kendini bilen, Rabbini bilir” düsturunca, içe bakış bir marifet yolculuğudur. Bu yolculukta insan, kendi hatalarıyla yüzleşir, kibrini törpüler ve o muazzam aczini idrak eder. Bazen insan bulduğu her fırsatta oturup düşünmeli. Şiirler okumalı, eski sahaf dükkanlarının kokusunu içine çekmeli ve bir tesbih tanesinin imamesinde düğümlenen sabrı yaşamayı denemeli.
Ne yazık ki bugünün insanı için istikbal, sadece maddi bir güvence arayışından ibaret. Oysa hakiki istikbal, ahiret bilinciyle yoğrulmuş, bugünü “ebediyetin bir provası” olarak gören bir anlayışla inşa edilir. Bir kenarda yaşamak; hırslardan, rütbelerden ve alkışlardan arınmaktır. Sessizlik, en büyük haykırıştır aslında; anlayabilen kulaklar için.
Ruhun şifası, kalabalıkların sahte tesellilerinden çok seccadenin yalnızlığında, kitabın sessiz dostluğunda ve gecenin demli sükûtundadır. Geleceğimizi kurtaracak olan şey, daha hızlı koşan makineler değil, daha derin düşünen ve daha çok hisseden kalplerdir. Kendiyle konuşan insan, dünyayı daha iyi anlar. Kendiyle barışan insan, başkalarına yük olmaz, başkalarının yüküne omuz verir, acısına teselli, sevincine ortak olur.
Ömrün kısa ve kıymetli vaktini, fâni rüzgârların önünde savrulmak yerine bir çınar gibi köklerini kendi ruhunun derinliklerine salarak geçirmeli değil mi? Belki o zaman, bu fâni dünya sürgünü, bir vuslat muştusuna dönüşür, ne dersiniz?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.