İbrahim YASAK
Neden Başkasının Mevsimlerini Çalarız?
Dünya, büyük bir yankı odasından ibaretmiş; bunu anlamak için insanın önce kendi sessizliğinde boğulması gerekiyor sanırım. Her sabah taze bir güneşle uyandığımızda, dün ezip geçtiğimiz çiçeklerin kokusunun üzerimize sinmediğini sanıyoruz. Oysa hayatın adaleti, bir saatin sarkacı gibi sessiz ama şaşmaz bir ritimle işliyor hep. Birinin baharını kışa çevirip, sonra kendi ikliminde güllerin açmasını beklemek mümkün mü? Bu, olağan kurallara aykırı bir kibirden başka ne olabilir ki?
İnsan, bir başkasının umuduna gölge olduğunda sadece o anı karartmıyor; o kişinin geleceğinden koca bir mevsimi de beraberinde çalıyor aslında... Bir ruhun en sıcak, en korumasız anında ona zemheriyi yaşatmak, aslında kendi bahçesine zehirli tohumlar ekmekten farksızdır herhâlde. Yaptıklarımızla, söylediklerimizle karşımızdakine ders verdiğimizi sanıyoruz, ona söylenmesi gerekeni söylediğimizi düşünüyor, kırılan kalbin farkında olamıyoruz. Hâlbuki bir kalbi kırdığımızda o kalp orada, kırık parçalarla birlikte kalır. Bir gün o parçalar dağılır, savrulur ve hiç beklenilmeyen bir gün, geçtiğimiz yolların zeminine yayılır.
Bir kalbi kırmak, okyanusun ortasında bir feneri söndürmek gibidir. İnsan yolunu aydınlattığını sanırken geride bıraktığı her şey, bir gün kendi kıyısına vuracağından habersizdir. Ataların söylediği ifadeyle, aşına doğradığı her şey kaşığına gelir bir gün...
Kendi dallarımızda her bahar açacak çiçekleri beklerken, neden ardımızda kurumuş topraklar bıraktığımızı unutuyoruz? İnsan ilişkileri, karşılıklı bir ekosistemdir. Birinin göğüs kafesine kışı doldurup, kendi penceresinden baharın izlendiği bir dünya nerede görülmüştür? Aynı atmosferi soluyan her bir insan, eninde sonunda bir çatlaktan sızan bir soğukla, ayazlı bir günde onun kemiklerini de sızlatır.
İnsan bencil bir varlıktır; “Geçtim” der, birini yaralar, “Oldu bitti.” der, bir hayatı altüst eder, “Kader” der ve yoluna devam eder. Oysa zaman, insandan daha sabırlı bir terzidir. İnsan mesafeleri aştığını sanırken, zaman o mesafeyi bir daireye dönüştürür. Ve kişi geçip gittiğini sanır, fakat zaman ansızın karşısına dikilip fısıldar: “Döndüm.” der. İşte o an, ayağına batan cam kırıklarını fark eder insan. Onlar yabancı birine ait değildir; bizzat kişinin, “Geçtim,” dediğin yollara kendi elleriyle döktüğü ve kırdığı kırık gönüllerin bakiyesidir. Canı yanan bir insanın ahı, kaybolup gitmez. O ah, bir yerlerde birikir, yoğunlaşır ve gün gelir, en mutlu sandığı anında sağanak olup boşalır üzerine…
Adaletin en çok unutulan tarafı, sessizliğidir. Hiçbir ah sahipsiz değildir ama hiçbir hesap da hemen o an kesilmez.
İnsan, kendi zalimliğinin faturasını çoğu zaman unutur. Bir insanın gözyaşında boğulan bir umut, gün gelir en sağlam gemileri bile batırır. Bu, sadece bir inanç meselesi değil, ruhun termodinamiğidir: Hiçbir enerji kaybolmaz, sadece şekil değiştirir. Birine verilen keder, er ya da geç geri döner. Birinin içindeki ışığı söndüren, karanlıkta yürümeye alışmalıdır. Çünkü güneş, başka birinin karanlığı üzerine inşa edilmiş bir tahtı asla sürekli aydınlatmaz.
İnsan kendi kışını hazırlar; yaptığı yanlışlıklarla, kırdığı kalplerle, engel olduğu hayallerle…
Zaman zaman durup insanın kendisine bakması gerekir. Her sabah gülümseyen gözlerle hayata gözlerini açmak isteyen, geçtiği topraklara kar yağdırmayacak. Bir başkasının hayatında kış fırtınaları estirip, sonra kendi penceresinde bahar muştusu beklemek; vicdanıyla alay etmektir. Canı yandığında, ayağı kaydığında “Neden?” diye sormadan önce, arkasına bakmalı insan.
Hangi baharı kışa çevirdin? Hangi cama taşı fırlattın? Hangi ahın ağırlığıyla bugünkü adımların bu kadar zorlaştı?
Hayat bir aynadır aslında. Kişi oraya neyi yansıtırsa, zaman onu bir gün kendine döndürür. Ve hiçbir ah, o büyük mahkemede savunmasız kalmaz. İnsan sadece ektiklerini biçen, kendi oluşturduğu iklimin altında üşüyen ya da ısınan bir yolcudur.
Âşık Veysel’in dediği gibi “başkasının baharını çalanın bahçesi çiçek açmaz”
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.