İbrahim YASAK
Kalbin Sırrında Bir Kuşun Kanat Çırpışı
Gözlerimi kapıyorum; bir ney sedası doluyor odanın kuytularına, kamışın bağrındaki inleyen sızı sanki benim göğsümde yankılanıyor. İnsan dediğin, bir nefeslik saltanatın içinde, ebediyeti arayan bir biçaredir aslında. Gel gör ki, bu dünya sofrasında bize sunulan her lezzet, aslında bir veda dokunuşudur.
Bir bakışın içine sığdırırız koca bir ömrü. Kalbimiz, dipsiz kuyu gibidir, bir hayale ram olur bazen. Bizi cezbeden bir güzelliği gördüğümüz an, ruhumuzun kanatlandığını hissederiz. Fakat tam o esnada, o en narin ve en latif olan, bir şems-i zeval misali tepemizden aşar da gider. Biz daha dur diyemeden, gönül kafesimize konan o nuranî kuş, kanatlarını rüzgâra teslim ediverir. Ne garip bir tecellidir bu; sevdiğimiz anda yitirmeye mahkûm oluruz hep. Göz kapaklarımızın o kısa, o mahzun kapanışında saklıdır bütün bir geçmiş ve geleceğin hayali.
Bir an varız, bir an yokuz. İşte bu kadar hepsi…
Mevlâna’nın dediği gibi, ney neden feryat eder sanırsın? Kendi vatanından, sazlıktan koparıldığı içindir onca çıkardığı feryad u figan. İnsan da öyledir; aslından kopup gelmiş, bu gurbet elinde bir gölgeye sevdalanmıştır. Ne yazık ki gölge, güneşin hareketine tabidir; kaçar gider sahibinden. Biz ise o kaçan gölgenin peşinde, saadet arayan birer şaşkın yolcular olarak kalırız.
Zaman, avucumuzda tutmaya çalıştığımız kum taneleri gibidir... Ne kadar sıkarsan avucunu, o kadar çabuk süzülüp akar parmaklarının arasından. Bir rüya görüyoruz sanki uyanınca elimizde kalan sadece o rüyanın buruk tortusu. Yaşadık diyoruz, sevdik, özledik, yandık diyoruz... Hâlbuki hepsi gelip geçici bir an... Gökyüzünde bir şavk görürüz, “işte bu” deriz, gönül tahtımızın sultanı olur. Fakat o parıltı, daha biz ona bir isim takamadan karanlığın bağrında kaybolup gider. İşte o an başlar tarifsiz özlem. Özlem ki, insanı içten içe kemiren bir maraz gibi, ruhu tasfiye eden bir ateş gibi… Yakar, kavurur.
Bakıyorum aynaya; yüzümdeki her çizgi, bir vazgeçişin, bir yitirilişin haritası sanki. Gözlerimdeki gittikçe belirginleşen derin kuyu, kaç gidenin ardından su serpti de kurumadı? Acıyla yoğrulmuş bir hayat bizimkisi; bir tarafı hep kaçak, bir tarafı hep hüzünlü. Geldi diyoruz, ama gelmiş olanın çoktan gittiğini fark edemiyoruz nihayetinde. Ruhumuz, bedenin dar gömleğine sığmıyor; bir kuşun bir dala konup havalanması kadar kısa sürüyor bu dünyadaki ikametimiz.
Ne büyük bir yanılgıdır gökyüzünde uçan kuşları bizim sanmak! O, mavi semaların tahtında; bizse uzaklardan, o semaları şarkı zanneden birer hayalperest.
Hasret dediğin, meçhul bir adrese yazılmış isimsiz bir mektuptur. Okuyanı yok, adresi zaten belirsiz; ama yazanı içten içe yakan bir yangın bu. Kalp, bu yangının içinde piştikçe anlar ki; dünya bir ham hayal. Bizim bir bakışta sevdalandığımız, saniyeler içinde kaybolan güzellik, aslında bize “Bana bakma, beni yaratanın nuruna bak” diyen bir işarettir. Mevlâna'nın eşsiz ifadesiyle söyleyecek olursak; testi kırılmadan içindeki suyun kıymetini bilemiyoruz. Su dökülüyor, toprak emiyor; bize kalan ise o ıslaklığın serin hatırası: Avunmak.
Geçip gidiyor ömür, göz kamaştıran bir şavk ile… Hakikatte bir şimşek çakımı kadar hızlı ve keskin. Geriye dönüp bakıldığında, “daha dün gibiydi” dediğin her şey aslında koca bir asrın ağırlığını taşıyor omuzlarında. İnsan, bu koşturmacada kendine bile geç kalıyor. Bir saniye önce tutulduğun o şavk, bir saniye sonra sadece bir hatıra. Yürek, bu kadar hızı, bu kadar çabuk yitişi nasıl taşısın? Taşımıyor işte; yer yer çatlıyor, yer yer sızlıyor. Ama o sızıdır işte bizi insan kılan. O boşluktur bize “Hû” çektiren.
Nihayetinde anlıyoruz ki; bu âlemde hiçbir şey bize ait değil. Ne o uçan kuş, ne o kaçan ışık, ne de o sevdaya tutulan yürek. Hepsi birer emanet, hepsi birer lütuf. Biz sadece birer seyirciyiz bu muazzam tiyatroda. Perde kapandığında, elimizde kalan tek gerçek; kısa süreli bakışta hissettiğimiz tarifsiz ürperti olacak sadece.
Gözlerini yeniden açıyorsun; kuş gitmiş, rüzgâr dinmiş, gün batmış. Ama ruhunda bir iz kalmış; silinmeyen, eskimeyen, zamanın diş geçiremediği bir iz. İşte o iz, bu fâni dünyadaki yegâne sermaye. Varsın zaman sel gibi aksın; biz o selin nereye aktığını gören gözler olalım, yeter… Çünkü asıl vuslat, bu vedaların ardındaki sessiz bekleyiştedir. İşte bu yüzden özlemek, en büyük ibadettir bazen; gidene değil, gönderene...
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.