İbrahim YASAK
Hikâyesini İnsan Kendi Yazmalı
İnsan, kendi içine doğru uzanan bir yolun hem yolcusu hem yoludur.
Doğarız ve ilk nefesle birlikte bir bilinmezliğe bırakılırız. Henüz adımız konmadan, bir serüvenin tam ortasında buluruz kendimizi. Çocuklukta her şeyin mümkün olduğu bir genişlik vardır. Gökyüzü yere daha yakındır. Taşlara, yapraklara, rüzgâra mana yükleriz. Fakat günler ilerledikçe, o ilk genişlik daralmaya başlar. Başkalarının sesleri, beklentileri, korkuları omuzlarımıza konar. Bir zaman sonra, hangi istikamete yürüdüğümüzü unuturuz. Adımlarımız vardır, ama menzilimiz belirsiz gibidir; gençlik bir rüzgâr gibi savurur durur her yana...
Hâlbuki insan, sadece et ve kemikten ibaret değildir. İçinde bir çerağ yanar. O çerağı bazen dünya rüzgârları söndürmek ister. Kalabalıklar, “Oraya git!” der. Takvimler, “Yetiş!” diye seslenir. Aynalar, “Başkası ol!” diye empoze eder. Ve insan, kendi türküsünü unutur. Kendi türküsünü unutan, başkalarının gürültüsünde kaybolur. Dışarıdan bakınca hareket vardır, koşuşturma vardır, başarılar vardır. Lakin içerde bir sessizlik büyür. O sessizlik, sorulmamış soruların uğultusudur. “Ben kimim!” diye sormadan geçen ömür, yaşanmış sayılabilir mi?
Yolun başında pusula şarttır. Pusula, gökyüzündeki yıldız değildir yalnızca. Pusula, insanın kalbinde saklı niyettir. Niyet berrak değilse, en sakin denizde bile kayık savrulur. En güçlü kürekler, istikamet yoksa, insanı yalnızca yorar. Bu yüzden önce durmak gerekir. Durmak, gerilemek değildir. Durmak, kendini dinlemektir. Mevlâna’nın pergel misali, bir ayağın merkezde sabit kalmalı. Merkezini bilen, âlemi dolaşsa da kaybolmaz. Çünkü her dönüş, yine o merkeze bağlanır. Sabit olan ayak, insanın hakikatle olan bağıdır. Gezen ayak ise dünyayı tanır, insanı anlar, derdi hisseder.
Hayat, düz bir çizgi değildir. İnişleri vardır, yokuşları vardır, kör düğümleri vardır. Bazen çölün ortasında susuz kalır insan. Bazen kalabalıklar içinde yapayalnız. İşte o vakit, insanı kurtaran şey dışarının değişmesi değil, içerideki bakışın dönüşmesidir. Zira aynı rüzgâr, bir gemiyi limana götürürken, başka bir gemiyi kayalara çarpabilir. Farkı, yelkenin duruşudur. Yelkenin duruşunu belirleyen ise kaptanın niyetidir. Niyet, “Nereye?” sorusunun cevabındadır.
Serencam, sadece başa gelenler değildir. Serencam, başa gelenler karşısında ne olduğundur. Ateş, İbrahim’i yakmadı çünkü onun yanışı başka bir aşkaydı. Kuyu, Yusuf’u yutmadı çünkü onun düşü kuyudan derindi. Dert, insanı ya eritir ya pişirir. Pişmek için yön gerekir. Yön, insanın kendi özüne sadakatidir. Özüne sadık olmayan, her esen rüzgârda savrulur. Bugün şunu ister, yarın başka bir şeyi. Hevesleri vardır, istekleri vardır, iradesi yoktur.
Oysa yol, yürünmekle açılır. Hangi yöne yürüyeceğini bilmeden atılan her adım, insanı kendinden uzaklaştırır. Kendinden uzaklaşan, kalabalıkta da gurbettedir. Evine dönmek isteyen, önce evinin neresi olduğunu hatırlamalı. İnsanın evi, fıtratıdır. Fıtrat, unutulmuş bir şiir gibi dilinin ucundadır. Onu hatırlamak için susmak, dinlemek, tefekkür etmek gerekir.
Zaman, bir ırmak gibi akar, gider. Bu ırmakta sürüklenmek kolaydır. Zor olan, ırmağın içinde yön tayin etmektir. Yön tayin etmek, “Hayır!” diyebilmektir. Her çağrıya koşmamaktır. Her parıltıya aldanmamaktır. Çünkü insan, her şeye evet derse, en sonunda kendine hayır demiş olur. Ve kendine hayır diyen, bütün alem evet dese neye yarar.
Bu yüzden önce niyet, sonra gayret. Niyet tohumdur, gayret su. Tohum nereye ait olduğunu bilmezse, su onu çürütür. Toprağını bulan tohum, bir damla suyla göğe uzanır. İnsan da böyledir. Kendini bilen, azla çoğalır; kendini bilmeyen, çokluk içinde azalır.
Hayatın sırrı, gitmek değil, bilinçle gitmektir. Yürümek değil, nereye yürüdüğünü bilmektir. Çünkü pusulasız gemi, liman liman dolaşır ama hiçbir liman ona vatan olmaz.
Hâlbuki; bütün yönler önce yürekte doğar. Kalbin hangi kıbleye dönükse, adımların da oraya meyleder. Kalbin dağınık ise, yolun da darmadağın olur. O hâlde önce kalbi toplamak gerek. Dağılan parçalarını bir duada, bir secdede, bir samimi gözyaşında birleştirmek gerek.
Ömür dediğimiz bir nefeslik emanettir. O nefesi nerede ve nasıl verdiği, kişinin hikâyesidir. Hikâyesini insan kendi yazmalı; neyi yazmak istediğini bilerek, nasıl bir hikâye kurguladığının şuurunda olarak...
İnsan, gideceği yeri bildiğinde, gitmek de kalmak da aynı huzura çıkar. Mesele, varmak değil. Mesele, varacağını bilmektir. Bunun şuurunda olan, karınca misali çıktığı yolda da vuslattadır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.