Ramazan Bir Uyanış Mevsimidir

Ramazan ayının manevi ikliminde toplumun kendi inanç dünyasına ayna tutmasını amaçlayan; Hz. Ömer'in meşhur uyarısı üzerinden din, kültür ve ahlak ilişkisini sorgulayan bir yazı yazmak istedim.

Hz. Ömer (r.a.) asırlar öncesinden bugünümüze ayna tutan o muazzam uyarısını yapmış: “Dininizi iyi öğrenin, aksi takdirde yaşadığınızı din zannedersiniz.” Hz. Ömer’e (r.a.) atfedilen bu söz, günümüzün "modern dindarlık" çıkmazını tek bir cümleyle özetlemekte, ayrıca sadece bir uyarı değil; modern insanın manevi dünyasındaki en büyük çıkmazın da teşhisidir. İnsanın kendi kusurlarını dini kavramlarla maskelemesi (psikolojik savunma mekanizmalarını maneviyata alet etmesi), toplumsal yozlaşmanın en sessiz ama en derin halidir.

Mübarek Ramazan ayının bu tefekkür ikliminde, gelin bu aynaya beraber bakalım: Biz gerçekten inandığımız dini mi yaşıyoruz, yoksa kendi hayat tarzımıza uygun bir din mi icat ediyoruz?

En büyük yanılgılarımızdan biri, içinde büyüdüğümüz kültürü, dinin bizzat kendisi sanmak. Oysa ikisi arasında çok keskin bir fark bulunmaktadır. Din vahiydir, evrenseldir ve değişmez hakikatler üzerine kuruludur. Adalet, dürüstlük ve merhamet dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde dinin özüdür. Kültür ise toplumların zamanla oluşturduğu yaşam biçimidir; coğrafyaya, tarihe ve örfe göre değişir.

İnsan zihni boşluk kabul etmez. Dini asıl kaynaklarından (Kur’an ve sahih sünnet) çok iyi öğrenmediğimizde, o boşluğu çevremizden gördüklerimizle ve duyduklarımızla doldururuz.

Eğer dinin temel esaslarını, yani Kur’an’ı ve sahih sünneti bizzat okuyup anlamazsak; içine doğduğumuz kültürün geleneklerini, "ailemizden, atalarımızdan böyle gördük" düşüncesiyle doğruları ve hatta batıl inançları "din" sanmaya başlarız.

Bu durum, insanı farkında olmadan dinin evrensel ahlakından koparıp, sadece o topluma özgü şekillere hapseder. Kültür dinin bir taşıyıcısı olabilir, ancak asla dinin yerine geçmemelidir. Eğer kültürel kodları din olarak görürsek; bir bölgedeki yanlış bir geleneği "İslam budur" diye savunur hale geliriz ki bu, dinin o berrak çeşmesini bulandırmak olur. Unutmayalım ki, din bizi inşa etmek için vardır; biz dini kendi kültürel alışkanlıklarımıza göre yeniden icat etmek için değil.

İnsan psikolojisi, inandığı gibi yaşamadığında bir süre sonra yaşadığı gibi inanmaya başlar. Eğer dinin emirlerini hayatımıza tatbik etmezsek, kendi yaşam tarzımızı haklı çıkarmak için dini "bükmeye" başlarız. Vicdanımızı rahatlatmak için kavramların arkasına sığınırız:

•Kontrol edemediğimiz öfkemizi "celal",

•Başkalarını küçük gören kibrimizi "vakâr",

•Çalışmaktan kaçan tembelliğimizi ise "tevekkül" olarak isimlendiririz.

Unutmayalım ki; din bizim yaşam tarzımıza göre şekillenecek bir oyun hamuru değildir. Biz, hayatımızı o mukaddes ölçülere göre şekillendirmekle mükellefiz. Kendi hatalarımızı dinin bir parçasıymış gibi savunur hale geldiğimizde, o korkulan eşik geçilmiş demektir. Oysa din, hayatımıza yön vermek için vardır; biz kendi hayatımıza göre bir din icat etmek için değil.

İşte Ramazan, bu "zannetme" halinden uyanmak için büyük bir fırsattır. Oruç sadece mideyi aç bırakmak değil; kibri, öfkeyi ve tembelliği de terbiye etme sanatıdır. Kendi yarattığımız konfor alanındaki "din" algısını yıkıp, sahih kaynaklardan beslenen, Kur’an’ın özüyle örtüşen bir kulluk şuuruna dönmektir.

Din, sadece camiye veya seccadeye hapsedilmiş bir kurallar bütünü de değildir, hayatın içine inmediği sürece sadece bir iddia olarak kalır. O bir hayat nizamı ve bakış açısıdır. Eğer biz o bakış açısını kitaptan ve hikmetten öğrenmezsek; nefsimizin arzularını, toplumun baskılarını ve alışkanlıklarımızı "din" diye yaşar, ömür sermayesini bir yanılgı içinde tüketiriz.

Kur’an’ın sayfalarını yüceltirken hükümlerini çiğnemek, hayatın akışında onun rehberliğini terk etmek en büyük çelişkimizdir. Gerçek dindarlık; camideki huşuyu pazar yerine, seccadedeki samimiyeti komşu ilişkilerine taşımaktır. Komşuluk hakkını gözetmeyi, dürüst ticareti veya kul hakkından sakınmayı ibadet saymayan bir dindarlık, köksüz bir ağaca benzer. Eğer biz ahlakı dinden ayırırsak, geriye sadece ruhsuz bir şekil kalır. İşte o zaman, çevremizden gördüğümüz "kültürel dindarlığı" dinin kendisi sanma tuzağına düşmüş oluruz.

Dini taklit ederek değil, araştırarak ve delilleriyle öğrenmek gerekir. Bu, sadece din adamlarının görevi değildir. Her birey; neye neden inandığını, temel ahlaki prensipleri ve Yaratıcısının kendisinden ne beklediğini ana kaynaklardan öğrenmekle yükümlüdür.

Dini doğru öğrenmek; sadece bireyin iç huzurunu değil, toplumun uyumunu sağlar ve çatışmaları önler. Gerçekten inanmak da neye inandığını bilmekle başlar. Aksi takdirde rüzgârın önündeki yaprak gibi, çevremizdeki yanlış kabullerin bizi sürüklediği yere gider ve buna "doğru yol" deriz.

Gelin bu Ramazan, sadece midemize değil, bu yanılgılarımıza da oruç tutturalım. Dini "taklidi" bir alışkanlıktan çıkarıp, bilinçli bir inanca dönüştürelim. Kendi yaşam tarzımıza uyan bir din değil, bizi Allah’a ulaştıran o dosdoğru yolu arayalım.

İnandığımız gibi yaşamadığımızda, yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Bu Ramazan, kendi alışkanlıklarımızı din zannetme yanılgısından kurtulup, sahih bir imanı yaşayalım. Unutmayalım; asıl bayram, zannettiklerimizden kurtulup hakikate uyandığımız gün olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Metin ÇAĞAN Arşivi

Nefisten Kalbe Bir Köprü: Oruç

17 Şubat 2026 Salı 10:37

Ceketi İliklemekle Ayaz Kesilmiyor!

08 Şubat 2026 Pazar 09:51

Hayat başlar ve biter!

19 Ocak 2026 Pazartesi 16:37

2025 bitiyor, 2026 da bitecek…

25 Aralık 2025 Perşembe 11:45

ENGELLER BİRLİKTE AŞILMALIDIR

01 Aralık 2025 Pazartesi 10:21