Metin ÇAĞAN
12 EYLÜL: KAYBETTİĞİMİZ SADECE BİR NESİL DEĞİLDİ
Bazı tarihler vardır; takvim yaprağından kopar, insanın hafızasına yerleşir. 12 Eylül de böyle bir tarih.
Üzerinden yıllar geçti. İnsanlar değişti, şehirler büyüdü, teknoloji hayatımızı baştan aşağı dönüştürdü. Fakat bazı acılar vardır ki zaman onları silmez; yalnızca sessizleştirir. 12 Eylül’ün acısı da biraz böyledir.
Bugün o günü hatırlarken maksadımız geçmişin kavgalarını yeniden başlatmak değil. Kimseyi suçlamak, kimseyi bir siyasi kimliğin içine sıkıştırmak da değil. Asıl mesele çok daha basit: Aynı acıları bir daha yaşamamak için, yaşananlardan ne öğrendiğimizi kendimize sormak.
Çünkü 12 Eylül yalnızca bir darbenin adı değildir.
Bir toplumun birbirine bakışının değiştiği, insanların düşüncelerinden dolayı birbirinden uzaklaştığı, gençlerin hayatlarının bir anda bambaşka bir yöne savrulduğu ağır bir dönemin de adıdır.
O yıllarda gençler, ellerinde kitap olması gereken yaşlarda siyasi çatışmaların ortasında kaldı. Sağcı, solcu, farklı görüşten, farklı düşünceden... Etiketler insanın önüne geçti. Önce “Sen kimsin?” sorusu soruldu, sonra “Sen ne düşünüyorsun?” denildi.
Oysa hepimiz aynı memleketin insanıydık.
Birbirine selâm vermekten çekinen komşular, aynı sofrada oturamayan akrabalar, evladının eve sağ salim dönmesini bekleyen anneler, babalar...
Ve ardından cezaevlerinde geçen yıllar, yarım kalan eğitimler, ertelenen hayaller, sönen umutlar geldi.
Bir ülke sadece binalarıyla, yollarıyla, fabrikalarıyla kalkınmaz. Asıl zenginliği insanıdır. Bir gencin eğitiminden kopması, bir mühendisin, öğretmenin, doktorun, bilim insanının yetişememesi yalnızca o kişinin kaybı değildir. O kayıp, hepimizin ortak geleceğinden eksilen bir parçadır.
Bu yüzden 12 Eylül’ün muhasebesini yaparken “Kim kazandı, kim kaybetti?” diye sormak belki de doğru soru değildir. Çünkü büyük toplumsal kırılmalarda kazananı bulmak kolay değildir.
Kaybeden ise bellidir: İnsan.
Ve insan kaybedince, toplum da kaybeder.
Bugün geriye dönüp baktığımızda belki en önemli derslerden biri şudur: Farklı düşünmek, farklı olmak, farklı bir hayat anlayışına sahip olmak düşman olmak anlamına gelmez.
Aynı apartmanda oturup farklı siyasi görüşlere sahip olabiliriz. Aynı mahallede yaşayıp farklı takımları tutabiliriz. Aynı masada oturup farklı fikirleri savunabiliriz.
Hatta birbirimize katılmayabiliriz.
Ne büyük mesele!
Zaten demokrasinin biraz da bunun için var olduğunu hatırlamamız gerekmiyor mu?
Asıl mesele, karşımızdakinin bizim gibi düşünmemesi değil; bizim, onun farklı düşünmesine tahammül edip edemediğimizdir.
Bugün belki sokaklarda 12 Eylül günlerindeki görüntüler yok. Fakat zaman zaman başka duvarlar örüyoruz. Sosyal medyada, mahallede, işyerinde, hatta aile içinde...
Bazen bir insanı tanımadan hakkında karar veriyoruz. Bir cümlesinden bütün karakterini çıkarıyoruz. Bir siyasi görüşünden dolayı iyi niyetini sorguluyoruz. Bir tercihi yüzünden yıllardır tanıdığımız insanı bir anda “öteki” ilan edebiliyoruz. Sonra da dönüp “Toplum neden bu kadar ayrıştı?” diye soruyoruz.
Belki de önce aynaya bakmak gerekiyor. Çünkü büyük ayrışmalar, her zaman büyük sloganlarla başlamaz. Bazen küçük bir önyargıyla başlar. Bir selamı esirgemekle, bir komşuyu yok saymakla ya da “Ben onunla aynı düşünmem” deyip “Ben onunla konuşmam” noktasına gelmekle...
İşte bu yüzden 12 Eylül’ü hatırlamak yalnızca geçmişi konuşmak değildir. Bugünkü davranışlarımızı da sorgulamaktır.
Çocuklarımıza farklı düşünmenin kötü bir şey olmadığını anlatırken, acaba evimizin içinde farklı düşünen bir yakınımızı gerçekten dinliyor muyuz?
Gençlere hoşgörüden söz ederken, karşımızdaki gencin fikrini küçümsemiyor muyuz?
“Birlik ve beraberlik” derken, bize benzemeyeni dışarıda bırakmıyor muyuz?
Bazen en zor muhasebe, devletlerin ve kurumların değil, insanın kendi vicdanında yaptığı muhasebedir.
12 Eylül’ün üzerinden yıllar geçti.
O günleri yaşamayan nesiller bugün aramızda. Onlara geçmişin acılarını aktarmak elbette önemli. Fakat belki daha önemlisi, o acıların neden yaşandığını anlatabilmek. Çünkü tarih sadece “ne oldu?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur: “Bir daha olmaması için biz bugün ne yapıyoruz?”
Birbirimizi dinlemeyi öğrenmek, farklı fikre tahammül etmek, insanı düşüncesinden önce insan olduğu için görmek, bir tartışmayı düşmanlığa dönüştürmemek, çocuklarımıza nefret değil, merak bırakmak...
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Ama büyük toplumsal değişimler çoğu zaman tam da böyle küçük davranışlarla başlar.
12 Eylül bize çok ağır bir bedelle şunu hatırlattı: Bir ülkenin geleceği, insanların birbirine ne kadar benzediğiyle değil, farklılıklarıyla birlikte ne kadar huzur içinde yaşayabildiğiyle de ilgilidir.
Bugün o kara dönemde hayatını kaybeden gençlerimizi ve vatandaşlarımızı rahmetle anıyor, geride kalan ailelerine sabır ve milletimize başsağlığı diliyorum.
Ama belki bugün onların hatırasına verebileceğimiz en anlamlı söz, yalnızca “Unutmadık” demek değildir. Birbirimize yeniden insan gibi bakabilmektir. Çünkü geçmişi gerçekten hatırlamak, yalnızca dünün acısını anmak değil; bugünün hatalarını fark edebilmektir.
Ve belki bu yazının sonunda hepimizin kendisine sorması gereken soru da tam burada başlıyor:
Bize benzemeyene ne kadar tahammül edebiliyoruz?
Daha da önemlisi...
Yarın çocuklarımız bize “O günlerin yeniden yaşanmaması için siz ne yaptınız?” diye sorduğunda, verecek cevabımız olacak mı?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.