Metin ÇAĞAN
Nefisten Kalbe Bir Köprü: Oruç
19 Şubat… Takvimler Ramazan’ın ilk gününü işaret edecek. Şehirde bir telaş, mutfaklarda bir hazırlık, dillerde bir "Hayırlı Ramazanlar" temennisi… Ramazan ayı, sadece dini bir ibadet dönemi olmanın ötesinde; toplumsal dayanışma, özdenetim ve kültürel derinlik taşımakta. Peki, gerçekten hayırlı olacak mı bu ay? Yoksa sadece biyolojik bir saat dilimine mi hapsolacağız? Gelin, bu kez birbirimizi kandırmadan, aynaya bakarak konuşalım.
Eğer bu ay boyunca sadece "Orucu ne bozar?" sorusunun peşine düşüp; kul hakkı yemeyi, gıybet etmeyi ve kalp kırmayı orucu bozmayan detaylar sanacaksak ve bu mübarek ayın sonunda da daha nazik bir insan olmayacaksak, elimizden ve dilimizden insanlar emin olmayacaksa, paylaşmayı sadece fotoğraf karesi için yapacaksak, uykusuz kalmanın ve aç durmanın kime ne faydası var?
İslam dünyası olarak araştırmayı, okumayı ve dini sadece "yasaklar listesi" olarak değil de bir "ahlak disiplini" olarak görmeyi öğrenmek zorundayız. Aksi halde her yıl olduğu gibi, bayram sabahı sadece zayıflamış bedenlerle ama ağırlaşmış günahlarla uyanırız.
Hiç düşündük mü; Ramazan aslında kalbin adım adım hakikati araması için tasarlanmış özel bir zaman dilimi olabilir mi? Oruç sadece bedeni mi terbiye eder, yoksa insanı nefsinden kalbine doğru bir yolculuğa mı çıkarır?
Gerçek şu ki; Ramazan orucu, insana kendi içindeki karmaşadan kurtulup durulacağı bir yol açar. Eğer biz bu yolu; etiket fiyatlarını artırarak, trafiğe öfke saçarak veya "benim gibi değil" diye başkasına saldırarak tıkıyorsak, o kutsal kapıdan içeri girmeyi aslında hiç istemiyoruz demektir.
Artık literatürümüze utanç verici bir kavram yerleşti: Ramazan Zammı. "Ramazan zammı" ifadesinin kanıksanmış olması, aslında kutsal saydığımız değerlerin nasıl istismar edildiğinin en somut kanıtı. Müslüman bir ülkede, paylaşmanın zirve yapması gereken ayda, "nasıl daha fazla kâr ederim?" hırsının galip gelmesi büyük bir çelişki, tam bir akıl tutulmasıdır. Tam anlamıyla bir ahlak ve samimiyet krizi. Hangi kutsal kitapta "Mübarek ay gelince fiyatları artırın, fukarayı daha da zora sokun" yazar? İnsanlar daha sofraya oturmadan "Acaba bu yıl pideye, ete, süte ne kadar zam gelecek?" diye dertlenmeye başlıyorsa; orada imandan önce vicdanı sorgulamak gerekir. Peygamberimiz (s.a.v) "Bizi aldatan bizden değildir" buyururken, biz bugün "Ramazan zammı" kavramını normalleştirerek kime hizmet ediyoruz? Yani "Ramazan zammı" mı, ahlak iflası mı? Tam anlamıyla bir ahlak ve samimiyet krizi aslında.
Sık sık düşünür, sorar oldum kendime: Peygamberimiz ‘in izinden gittiğini iddia eden bu toplum ne ara bu kadar bozuldu, bu kadar sahtekâr oldu? Oysa O’nun sünneti dürüstlüktü, emniyetti, komşusu açken uyuyamamaktı. Hangi ara "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturu, "komşusu muhtaçken cebini dolduran" bir anlayışa kurban edildi?
Kur’an’ın emrettiği dürüstlüğü, dürüst tüccarın müjdelendiği o ahlakı ne çabuk unuttuk? Şimdikilerin "sünneti" fiyatlara bindirim yapmak, kendi gibi düşünmeyeni ötekileştirmek ve sokakta nezaketi unutmak olmuş.
İstanbul’un kapılarına dayandığında Fatih Sultan Mehmet, kimsenin inancına, kılına, ibadetine dokunmadı. "Dinini değiştir" diye kimsenin boğazına sarılmadı; çünkü o, "Dinde zorlama yoktur" ayetini ve Peygamberimiz’in (s.a.v) o eşsiz müsamahasını hayatına rehber edinmişti. O, kılıçla şehirleri değil, adaletiyle kalpleri fethetti.
Neden bu kadar kirlendik? Çünkü Kur'an’ı sadece duvarda asılı bir süs, dini ise sadece şekilsel bir uygulama sandık. Oysa İslam; bir ahlak nizamıdır. Eğer bir Müslüman; yalan söylüyor, hile yapıyor, kul hakkını "ticari zekâ" diye pazarlıyorsa, orada dinin sadece adı kalmış demektir.
Eğer biz Kur'an'ın sayfalarını sadece mezarlıklarda veya mevlitlerde çevirip, içindeki "aldatmayın, hak yemeyin" emirlerini pazar tezgahına, dükkân rafına yansıtmıyorsak; biz aslında dini yaşamıyoruz, sadece dinin dekorunda figüranlık yapıyoruz demektir.
Aslında tüm mesele vicdan meselesi... Ramazan; bir tahammül testidir. Ama bu test sadece açlığa değil, farklılıklara ve dürüstlüğe olan tahammül testidir. Kendinden olmayana saldırarak, senin gibi düşünmeyeni hor görerek tutulan bir oruç, sadece bir "diyet" programından ibaret kalır.
Bu Ramazan’da esnaf kardeşimiz, "Ramazan geldi" diyerek etiketleri yukarı doğru değiştirecekse, sofranın bereketinden değil, haksız kazancın vebalinden bahsetmeliyiz.
Trafikteki sürücü, "Açlık başıma vurdu" bahanesiyle kornaya asılıp sağa sola küfreden biriyse; tuttuğu oruç ona sabır değil, sadece gerginlik vermiş demektir.
Sokaktaki vatandaş, çöpünü yine sokağa savuracak, sağa sola gelişigüzel tükürecek, "benim gibi inanmıyor" diye yanındakine saldıracaksa; ruhu aç kalmış demektir.
Bu Ramazan’da sadece mideler değil; eller haramdan, diller yalandan, kalpler nefretten korunmalıdır. Fatih’in torunu, Peygamber’in ümmeti olduğumuzu "sözle" değil; tartıdaki dürüstlüğümüzle, sokaktaki nezaketimizle ve insan ayırmayan merhametimizle kanıtlamalıyız.
Müslüman bir ülkede Ramazan, ucuzluğun, bereketin ve merhametin ayı olmalıdır; fırsatçılığın, dolandırıcılığın ve "ne koparırsam kârdır" hainliğinin değil!
Umarım 19 Şubat sabahı o aynaya bakan herkes, kendinden güzel bir parça bulur ve değişim o gün başlar.
Aksi halde, kalp hakikate kapalıysa, sadece uykusuz kalmanın ve aç durmanın kime ne faydası var?
Nefisten kalbe ulaşan, ahlaklı, huzurlu ve bereketli bir Ramazan diliyorum.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.