Ayhan BATUR
SİVAS’IN ÇOCUKLARINA BIRAKACAĞIMIZ EN BÜYÜK MİRAS
Bir şehri geleceğe taşımanın yolu, yalnızca yollarını genişletmekten, binalarını yükseltmekten geçmez. Asıl mesele, o şehrin çocuklarının zihninde nasıl bir gelecek kurduğudur.
Çünkü şehirler önce taşta, betonda ve caddelerde değil; insanın zihninde kurulur. Bir çocuk yaşadığı şehre merakla bakıyorsa, o şehir hâlâ geleceğe sahiptir. Çocuk sormayı bırakmışsa, en büyük tehlike başlamıştır.
Ben Sivas için tam da bu yüzden bir “Kültür Parkı” fikrinin konuşulmasını önemsiyorum.
Ama bildiğimiz anlamda bir park değil.
Çocukların sadece oynadığı değil; sorduğu, dokunduğu, denediği, ürettiği, hayal kurduğu bir alan. Sivas’ın hafızasının çocukların merakıyla buluştuğu bir alan.
Geçmişi vitrinden çıkarıp çocukların eline vermek
Sivas’ın tarihini anlatan çok şeyimiz var. Divriği Ulu Camii’nin taşta konuşan dili, Selçuklu mirasının motifleri, ustaların ellerinden çıkan işler, şehrin hikâyeleri… Fakat tarih yalnızca seyredildiğinde müzeye dönüşür. Yaşatıldığında ise geleceğe dönüşür.
Kültür Parkı’nın asıl amacı da burada başlıyor: Çocuğa “Bak, bizim geçmişimiz var” demekle yetinmemek; “Sen de bu hikâyenin devamını yazabilirsin” diyebilmek.
Parkın girişinde her şey bir anda anlatılmamalı. Bir merak duygusu olmalı. Çocuk yürürken sormalı: “Bu motif neden böyle? Bu taş neden böyle işlenmiş? Su neden bu kadar önemli? Toprak bize ne anlatıyor?”
Ve çıkarken yalnızca gördüğü şeyleri değil, Sivas’ın kendisinde bıraktığı duyguyu taşımalı.
Dört yöne açılan bir şehir fikri
Hayalimde bu alanın merkezinde ortak bir buluşma noktası var. Buradan dört yöne açılan alanlar… Doğu, batı, kuzey ve güney.
Bir yön hafızaya, biri meraka, biri üretime; biri de toprağa, suya, ağaca ve düşe açılıyor.
Burada heykellerle doldurulmuş ağır bir alan değil; çocuğun zihninde tamamlanacak bir dünya kurulmalı. Çünkü bazen en güçlü anlatım, çocuğa boşluk bırakandır.
Ustalar kaybolmadan çocuklarla buluşmalı
Sivas’ın taşını, ahşabını, metalini bilen; mimarisini, el sanatını, sözünü ve hikâyesini taşıyan insanlar var. Bir kısmı belki bu bilgi zincirinin son halkaları.
Onları yalnızca özel günlerde hatırlamak yerine çocuklarla düzenli buluşturmalıyız. Haftada, ayda bir… Bir usta gelsin. Bir yazar anlatsın. Bir mimar çizsin. Bir tasarımcı göstersin. Bir çocuk soru sorsun.
7’den 70’e bir buluşma olsun bu. Çünkü kültür, yaş gruplarına bölündüğünde eksilir; nesiller arasında aktığında güçlenir.
Çocuğa meslek değil, hayal seçtirmek
Çocukların önüne sürekli aynı soruyu koyuyoruz: “Büyüyünce ne olacaksın?”
Belki daha doğru soru şudur: “Ne hayal ediyorsun?”
Çünkü çocuğun hayali bazen ailesinin bildiği mesleklerden çok daha büyüktür. Bir çocuk ne olmak istediğini bugün bilmese de neyi merak ettiğini biliyor olabilir. İşte Kültür Parkı biraz da bu merakı koruma alanı olmalı.
Çocuk sahneye çıkabilmeli. Şiir okuyabilmeli, türkü söyleyebilmeli, bir fikrini anlatabilmeli. Ama yetişkinlerin uzun konuşmaları arasında kaybolmadan… Her çocuğa söz hakkı veren, ailesinin imkânlarıyla değil kendi cesaretiyle görünür olabileceği bir düzen kurulmalı.
Toprak, su ve ekmek
Bir çocuk bir tohumu toprağa bıraktığında aslında yalnızca bitki dikmez. Beklemeyi öğrenir. Suyun değerini öğrenir. Emeği öğrenir.
Suyun sonsuz olmadığını anlatmak için uzun derslere her zaman ihtiyaç yok. Bir çocuğun toprağa verdiği suyun boşa gitmediğini görmek, bazen bir ders kitabından daha kalıcıdır.
Sivas Sofrası da böyle bir anlayışın parçası olabilir. Sofraya gelen ekmeğin, yemeğin, sebzenin arkasındaki emeği çocuğa göstermek… İsrafın yalnızca çöpe giden yiyecek olmadığını; boşa giden su, emek ve zaman olduğunu anlatmak.
Teknolojiden korkmadan, ona teslim olmadan
Bugünün çocuğunun elinde telefon ve tablet var. Bunu yok sayamayız. Mesele çocuğun teknoloji kullanıp kullanmaması değil; teknolojiyi ne için kullandığı.
Bir çocuk telefonuyla sadece tüketen değil, üreten olabilir. Bir fikri anlatabilir. Bir tasarımı gösterebilir. Bir çalışmayı dünyaya tanıtabilir.
Kültür Parkı’nın teknoloji anlayışı da para ve satıştan önce üretimi, fikri ve dünyaya anlatabilme becerisini öne çıkarmalı.
Bu park belediyenin değil, Sivas’ın olmalı
Burada önemli bir ayrım var.
Bu fikri önce halkın önüne koymak gerekiyor. Çünkü şehir projeleri yalnızca bir yönetimin kararı olarak kaldığında, yönetimler değiştiğinde tartışmaya yeniden başlar. Oysa halkın sahiplendiği bir fikir, belediyeden talep edilen ortak bir şehir hedefi hâline gelir.
Bu yüzden mesele “Belediye bunu yapar mı?” sorusundan önce “Sivas bunu istiyor mu?” sorusudur.
Eğer çocuklarımız için böyle bir alan istiyorsak, bunu birlikte istemeliyiz. Öğretmen, anne-baba, öğrenci, usta, genç, yaşlı… Herkes kendi cümlesini bu hayale eklemeli.
Sivas yeniden neyin kalbi olacak?
Sivas’ın geçmişteki büyüklüğünü yalnızca hatırlayarak yaşayamayız. Bir şehrin tarihine sahip çıkmasının en güçlü yolu, o tarihin üzerine yeni bir gelecek koyabilmektir.
Belki bugün bir çocuğun sorduğu küçücük bir soru, yarın Sivas’tan çıkacak büyük bir fikrin başlangıcıdır.
Belki bir ustanın gösterdiği taş işçiliği, bir çocuğun hayatındaki ilk tasarım merakını doğuracaktır.
Belki toprağa dikilen bir tohum, yalnızca bir ağaca değil; bu şehre bağlı yeni bir nesle dönüşecektir.
İşte benim Kültür Parkı fikrinden anladığım budur.
Bir park yapmak değil.
Bir şehirde çocukların zihnine yer açmak.
Çünkü şehirleri yöneticiler inşa eder; ama şehirlerin geleceğini çocuklar taşır.
Ve unutmayalım:
Hayalini kuran ve peşinden giden her çocuk, Sivas’a ve memleketine kazandırılmış en büyük mirastır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.