Rabia VİLDAN
Küllerden Yeşeren Güller
Küllerden Yeşeren Güller
Gül bahçesiydi gönlüm
Yaz yağmuru ile goncalar açtı
Ansızın ayrıldı yollarımız
Güllerim tutuştu, küle döndü
Ve ben küllerimden doğdum yeniden
Meğer tüm sancılar bunun içinmiş
Gözyaşlarım sildi gözlerimdeki buğuyu
Şimdi küllerimden güller doğuyor
Perde indi, hakikat kaldı
Bir “keşke” yok içimde
O günler bana aitti, inkâr etmem
Ama aynı ben değilim artık
Bir şiirle başlamak istedim söze. Neticede insanız hepimiz; bazı duygular gözümüze öyle bir perde çeker ki yüreğimizden gelen güçle mantığımızı dizginleriz. Yanlış olduğunu fark edinceye kadar çaba sarf ederiz. Ve her şeyin boşa olduğunu anladığımızda derin bir acı çekeriz. Kimseye anlatamayız; yarayı sahibinden başkası anlayamaz sanırız. Geceler uzar, gündüzler susar ve insan umutsuzca acılar içinde yanar.
Hiçbirimiz hata yapmak istemeyiz. Yanlışı seçmek istemeyiz. Sonucunda üzüleceğimizi düşünmek istemeyiz. İnsanlar gelir hayatımıza. Fark etmeden dokunur yüreğimize. Yalnızca o insanların gördüğü, tanıdığı bir “ben” doğar içimizden. Bir insanı yüreğinde taşımanın verdiği cesaretle güçlendiğini hisseder insan. O güç zaten onun içindedir aslında; fakat sevdiği bir insanın varlığıyla kendindeki parçalara ulaşmak, varlığının bir amacı gibi hissettirir.
Sonra ansızın yollar ayrılır. İnsan korkuya kapılır. Esas korkusu; o insanda kalacak gülüşü, gözlerindeki ışıltısı, bazen gözlerinin ardındaki buğudur… O insan hayatındayken yetiştirdiği kendisini kaybetmenin korkusu kaplar içini. Fakat o insanın gidişine üzüldüğünü sanır. Oysa bazı insanlar birbirinin hayatına bir görev için girer, görevi bitince çıkar.
Sıkıntılar insanı olgunlaştırır. İnsan, acısından beslenip kendini yeniden inşa eder. Hiçbir acı boşa değildir. Bilirsiniz, demir ateşte ısındığında şekil alır. Acı çekmekten korkmamak gerek. Acıyı bastırmadan “Bu acı bana ne diyor?” diye sorup kendimize kulak vermeliyiz. İnsana bildiği acı güven verir. Acıdan çıktığında, bilmediği bir kendisi bekliyordur onu; bilinmezliğin huzursuzluğundansa acının alışkanlığını yeğler. Ama bilinmezlikten korkmamalıyız.
“Hayır sandığımızda şer, şer sandığımızda hayır vardır” ya hani; hayatımızdan çıkan her insan bize bir şeyler katarak gider. Maharet, bunu görebilmektedir. Yönümüzü kendimize çevirmemizi sağlar bu fark ediş ve kendine dönen insan, hayatın sırrını çözmeye başlar.
Carl Gustav Jung’un dediği gibi:
“Görüşünüz ancak yüreğinizin içine baktığınızda berraklaşır. Dışa bakan düş görür, içeri bakan uyanır.”
Bunu anladığımdan beri duygularımı yaşamayı ve o duyguların içimden nereden, ne sebeple geldiklerine dair içeriye bir yolculuk yapmayı öğrendim. Bu yolculuk, içimde birçok ışığı yakmamı sağladı. İnsan, içine yaptığı yolculukta sonuç değil süreç odaklı olunca yolunu sağlam örüyor. Yönü kendine dönen insan güçleniyor; kendine yaslanmayı ve kendini sevmeyi öğreniyor.
İnsanı yavaş yavaş çürüten en büyük şey, anlaşılmamaktır. Bunu biliyoruz ama yeri geliyor, kendimizi biz bile anlayamıyoruz. İşte önemli adımlardan biri de bu. Önce kendimizi dinlemeli, anlamalı; yargılayıcı değil, affedici olmalıyız. Kendini iyileştiren insan başkalarına da şifacı olur. Çünkü bu dünyada bir insanın başka bir insana yapabileceği en büyük iyilik, onu anlamaktır.
Dünyayı kurtarabilecek tek güç, sevginin gücü. Ve anlamak da sevmekten geliyor. Aslında her şey ya sevgiden ya da sevgisizlikten oluyor. İnsan kendisini sevemediğinde başkalarını da sevemiyor ve bazen bunun farkında bile olmuyor. Affedemediği hatalar, zihninden silemediği geçmiş; kendine sırt çevirmenin öfkesiyle başka insanlara karşı da kör, sağır, dilsiz olmasına neden oluyor.
Oysa insan hata yaparak doğruyu öğrenir. Önemli olan, hatasının farkında olup bir daha yapmamaya kararlı olmasıdır. Hiçbir şeyin, hatanın bile boşa olmadığını görecek kadar geniş bir pencereden bakabilmesi gerekir hayata.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.