Yunus BUDAKTAŞ

Yunus BUDAKTAŞ

Kale’ye Bakıyorum, Sivas’ı Göremiyorum

Sivas Kale Projesi’ni uzun zamandır yazıyorum.

Aslında bugün söyleyeceklerimin büyük bölümünü daha önce de söyledim. Projenin yanlışlarını, daha yolun başından itibaren tane tane anlatmaya çalıştım.

Ama geldiğimiz noktaya baktığımda ya söylediklerim yeterince anlaşılmadı ya da ciddiye alınmadı.

Mesele değil.

Ben bir kez daha tarihe not düşeyim.

Çünkü bazı projelerde yapılan yanlışların sonucu hemen ortaya çıkmaz. İlk bakışta her şey güzel görünür. Sonra zaman geçer. Gerçekler beklentilerin ve hedeflerin çok uzağında kalır.

Yıllar sonra dönüp “Biz nerede yanlış yaptık?” derler..

Ben o sorunun cevabını bugünden vermeye çalışıyorum.

Üstelik Kale Projesi benim dışarıdan izlediğim bir proje de değil.

Kale’de ilk çalışmalar başladığında ben de bir sanat tarihçisi olarak projede görev aldım. Alandaki arkeolojik kazıları yürüttüm. Dolayısıyla projenin başlangıç sürecini, alanın tarihsel ve arkeolojik özelliklerini, çalışmaların nereden başlayıp bugün nereye geldiğini biliyorum.

Bunu “Ben bu işi herkesten iyi bilirim” demek için söylemiyorum.

Ama yıllardır neden bu kadar ısrarla Kale’yi yazdığımı anlatmak için bunu söylemek zorundayım.

Çünkü o toprağın altından ne çıktığını da gördüm, üstüne bugün ne yapıldığını da görüyorum.

Ben ikisi arasındaki ilişkiyi sorguluyorum.

Cansever’in projesi deniliyor ama hangi proje?

Sivas Belediye Başkanı Adem Uzun, Kale Evleri Projesi ile ilgili son açıklamasında projenin mimarının merhum Turgut Cansever olduğunu söylüyor.

Başkan Uzun, “Turgut Cansever, Sivas'ta bir mahalle tasarlamak istiyor. Osmanlı ve Selçuklu yapılarının bütünleştiği bir mahalle ortaya koymak istiyor ve projeyi çiziyor.” diyor.

Buraya kadar problem yok.

Evet, Turgut Cansever’in bir projesi vardı.

Ama bugün Kale’de uygulanan proje ile Turgut Cansever’in ortaya koyduğu özgün proje aynı şey değil.

Asıl anlatılması gereken de burası.

Turgut Cansever, 1990’lı yıllarda bu projeyi tasarlarken mevcut kültürel mirası koruyan, geleneksel mahalle dokusunu devam ettiren ve bunu çağdaş mimariyle yorumlayan bir anlayış ortaya koymuştu.

Cansever’in meselesi yan yana güzel binalar dizmek değildi.

Bir mahalle kurmaktı.

Konutlarıyla, sokaklarıyla, insanıyla, komşuluk ilişkileriyle, gündelik hayatıyla yaşayan bir mahalle…

Geçmişin birebir taklidini yapmak da istemiyordu. Tarihsel bağları koparmadan, geleneksel olanı çağdaş mimariyle yorumlayan özgün bir yaklaşım geliştirmişti.

Yani Cansever bina çizmiyordu sadece.

Bir hayat tasarlıyordu.

Bugün ise elimizde binalar var ama Cansever’in tasarladığı o hayat yok.

Proje 2017’de başka bir şeye dönüştü

Çünkü Turgut Cansever’in hazırladığı proje daha sonra ciddi bir değişikliğe uğradı.

2017 yılında, Sami Aydın’ın belediye başkanlığı döneminde, Turgut Cansever’in kızı Emine Öğün ve damadı Mehmet Öğün tarafından proje revize edildi.

İşte kırılma noktalarından biri burada.

Yapılan revizyonla birlikte Turgut Cansever’in mahalle dokusu üzerine kurduğu özgün yaklaşım ortadan kaldırıldı.

Cansever’in sosyal yaşamı merkeze alan, konut ağırlıklı mahalle anlayışının yerine ticari faaliyetlerin yürütüleceği yapıların ağırlık kazandığı farklı bir proje ortaya çıktı.

Şimdi burada şunu açıkça söyleyelim tabi…

Bir proje revize edilebilir.

Bunda hiçbir sorun yok.

1990’lı yıllarda hazırlanan bir projenin 2017’de ya da 2026’da hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanmasını beklemek zaten doğru olmaz.

Şehir değişir.

İhtiyaçlar değişir.

Ekonomik şartlar değişir.

Turizm anlayışı değişir.

Dolayısıyla proje de değişebilir.

Ama proje bu kadar köklü biçimde değiştirilmişse, bugün ortaya çıkan yapıyı hala doğrudan “Turgut Cansever’in projesi” diye anlatmak doğru değildir.

Çünkü Cansever’in adı var ama Cansever’in mahallesi yok.

Cansever’in tasarladığı sosyal doku yok.

Cansever’in öngördüğü yaşam biçimi yok.

O zaman insan doğal olarak soruyor:

Turgut Cansever’in projesinden geriye tam olarak ne kaldı?

Cansever’in hazırladığı özgün projeyi merak edenler Meryem Sarıkaya tarafından hazırlanan “Turgut Cansever’in Sivas Kaleardı Mahallesi Projesi’nin İncelenmesi” başlıklı yüksek lisans tezine bakabilir.

İki proje yan yana konulduğunda ne anlatmaya çalıştığım çok daha rahat anlaşılacaktır.

Asıl meseleye gelelim: Bu mimarinin neresi Sivas?

Benim Kale Projesi'ne yönelik en temel eleştirilerimden biri de yeni yapıların mimarisi.

Çünkü yıllardır aynı soruyu soruyorum:

Bu yapıların Sivas’la ilişkisi ne?

Sivas’ın geleneksel konut mimarisi bilinmeyen bir şey değil.

Bu konuda yeterince akademik çalışma var.

Fotoğraf var.

Belge var.

Ayakta kalan yapılar var.

Eski Sivas evleri var.

Konaklarımız var.

Dahası, Kale Projesi’nin içerisinde tescil ve restore edilen geleneksel konaklar bile var.

Yani Sivas’ın yerel mimarisini öğrenmek için kilometrelerce uzağa gitmeye gerek yok.

Örnek hemen yanı başımızda duruyor.

Fakat Kale’de yeni yapılan taş ve ahşap yapılara baktığımızda Sivas’ın geleneksel konut mimarisiyle uyuşmayan bir mimariyle karşılaşıyoruz.

Burada mesele birkaç detayın benzememesi de değil.

Daha açık söyleyeyim.

Emine Öğün’ün Bodrum’da tasarladığı Amanruya Oteli’ndeki yapılar ile Sivas Kale Projesi'nde inşa edilen yapılar malzeme kullanımı, yapım tekniği ve mimari detayları bakımından birbirinin tekrarıdır.

İki farklı şehirde, iki farklı coğrafyada aynı mimari anlayış karşımıza çıkıyor.

Yani Emine Öğün, Sivas’ın geleneksel konut mimarisinden hareketle Sivas’a özgü yeni bir tasarım geliştirmemiştir.

Bodrum’da uyguladığı yapıları alıp Sivas’a taşımıştır.

Mesele bu kadar açık.

Bodrum başka, Sivas başka

Burada Amanruya Oteli güzel mi, çirkin mi tartışması yapmıyorum.

Konumuz bu değil.

Bir yapı Bodrum için son derece başarılı olabilir.

Ama Bodrum, Sivas değildir.

Bodrum’un iklimi başka.

Coğrafyası başka.

Yerel malzemesi başka.

Mimari geleneği başka.

Sokak ilişkisi başka.

Sivas’ın da kendisine ait yüzlerce yıllık bir yapı kültürü var.

Şimdi Bodrum’da uyguladığınız mimariyi aynı malzeme, teknik ve mimari karakterle Sivas’a taşıyıp ardından “Sivas’ın geleneksel şehir dokusunu yaşatıyoruz” dediğinizde ortada çok temel bir çelişki oluşuyor.

Çünkü Kale’de inşa edilen yeni taş ve ahşap yapılar Sivas’ın geleneksel yerel mimari özellikleriyle örtüşmüyor.

O zaman soralım,

Hangi geleneksel Sivas dokusunu yaşatıyoruz?

Asıl cevap verilmesi gereken soru bu.

Bir şehrin geleneksel dokusunu yaşatmak, eski görünümlü taş binalar yapmak değildir.

Taş kullandığınız her yapı geleneksel olmaz.

Ahşap kullandığınız her bina da yerel mimariyi temsil etmez.

Mimarlıkta malzemenin kendisi kadar nasıl kullanıldığı, hangi yapım tekniğinin tercih edildiği, yapının oranları, cephe düzeni, sokakla ilişkisi ve içinde bulunduğu kültürel çevre önemlidir.

Sivas’ın geleneksel mimarisini yaşatmak istiyorsanız önce Sivas’a bakmanız gerekir.

Kale’deki temel problem de burada.

Sivas’a bakmak yerine Bodrum’da daha önce uygulanmış bir mimari buraya taşınmıştır.

Üstelik bütün bunların kendisi de mimar olan dönemin Belediye Başkanı Sami Aydın döneminde hayata geçirilmiş olması ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.

Cansever’in adı var, mimarlık anlayışı nerede?

İşin bir başka tarafı daha var.

Turgut Cansever gibi mimarlığı yalnızca bina yapmak üzerinden okumayan bir isimden bahsediyoruz.

Cansever için yer önemliydi.

İnsan önemliydi.

Mahalle önemliydi.

Kültür önemliydi.

Yapının bulunduğu çevreyle kurduğu ilişki önemliydi.

Şimdi Cansever’in projesini alıp sosyal dokusunu ortadan kaldırırsanız, mahalle anlayışını değiştirirseniz, ardından Sivas’a ait olmayan bir mimari dili alana yerleştirirseniz geriye Cansever’den ne kalıyor?

Sadece isim mi?

Ben daha önceki yazılarımda da bu nedenle yapılan revizyonun Turgut Cansever’in projesinin özüne aykırı olduğunu söyledim.

Bugün de aynı yerdeyim.

Çünkü mesele yalnızca birkaç binanın biçiminin değiştirilmesi değil.

Projenin felsefesi değiştirilmiştir.

Çalıştay yaptık ama önce şu soruya cevap verelim

Geçtiğimiz yıl Kale Projesi özelinde bir çalıştay da düzenlendi.

Elbette çalıştay yapılması önemli.

Akademisyenler konuşsun.

Mimarlar konuşsun.

Sanat tarihçileri konuşsun.

Turizmciler konuşsun.

Esnaf konuşsun.

Sivaslı konuşsun.

Bunların hepsi kıymetli.

Ama benim burada temel bir itirazım var.

Eğer projenin temelindeki sorunları çözmeden yalnızca “Bu alanı nasıl değerlendirebiliriz?” sorusuna cevap arıyorsanız işiniz oldukça zor.

Çünkü önce şu soruya cevap vermek gerekiyor:

Burası ne olacak?

Mahalle mi?

Turizm alanı mı?

Ticaret merkezi mi?

Konaklama alanı mı?

Gastronomi merkezi mi?

Kültür ve sanat bölgesi mi?

Yoksa hepsinden biraz koyup tutmasını mı bekleyeceğiz?

Önce binaları yapıp sonra “Bunların içine ne koyalım?” diye düşünüyorsanız zaten en başta yanlış bir yöntem izlemişsiniz demektir.

Normalde önce ihtiyacı belirlersiniz.

Sonra fonksiyonu.

Sonra o fonksiyona uygun mimariyi üretirsiniz.

Biz ise binayı yapmışız.

Şimdi binaya hayat arıyoruz.

Benim korkum binaların çirkin olması değil

Kale Projesi konusunda benim asıl endişem yapılan yapıların güzel ya da çirkin olması değil.

Güzellik tartışılır.

Ben başka bir şeyden endişe ediyorum.

Buranın yaşamamasından.

Bugün milyonlarca lira harcarsınız.

Binaları tamamlarsınız.

Işıklandırırsınız.

Peyzajını yaparsınız.

Tabelaları asarsınız.

Peki sonra?

Kim gelecek?

Kim burada işletme açacak?

Esnaf hangi müşteri potansiyeliyle yatırım yapacak?

Sivaslı buraya neden gelecek?

Bir kez gelen neden ikinci kez gelecek?

Turist burada ne kadar vakit geçirecek?

Akşam olduğunda Kale yaşayacak mı?

Kışın ne olacak?

İşletmeler hangi ekonomik modelle ayakta kalacak?

Bunlar küçük sorular değil.

Çünkü şehircilikte mesele bina yapmak değildir.

Mesele o binaya hayat verebilmektir.

Turgut Cansever’in ilk projesinin güçlü tarafı da tam olarak buydu.

Cansever yalnızca yapı tasarlamıyordu.

Mahalle tasarlıyordu.

İnsan tasarlamıyordu elbette ama insanın yaşayabileceği bir çevre tasarlıyordu.

Bugünkü Kale Projesi’nde ise önce binaları yaptık.

Şimdi hayatı nereye koyacağımızı düşünüyoruz.

Birkaç yıl sonra aynı soruyu sormayalım

Benim korkum şu:

Bu temel problemler çözülmezse Kale Projesi gelecekte Sivas’ın merkezinde çok büyük paralar harcanmış, çok sayıda bina yapılmış ama yaşamayan bir alana dönüşebilir.

Daha sert söylemek gerekirse, Sivas’ın merkezinde atıl yapılardan oluşan bir mimari çöplükle karşı karşıya kalabiliriz.

Umarım kalmayız.

Umarım birkaç yıl sonra bu yazıyı açıp “Yanılmışsın” derler.

Bundan da hiç rahatsız olmam.

Çünkü Kale konusunda haklı çıkmamın bana kazandıracağı hiçbir şey yok.

Ama Sivas’ın kaybedeceği çok şey var.

O nedenle bugün bir kez daha tarihe not düşüyorum.

Yıllar sonra Kale için “Nerede yanlış yaptık?” diye sorulursa, cevabı bulmak çok zor olmayacak.

Yanlış, son dükkanın kapısına tabela asılırken yapılmadı.

Yanlış çok daha önce başladı.

Turgut Cansever’in mahalle fikrinden uzaklaşılırken başladı.

Sivas’ın geleneksel mimarisi yerine başka bir coğrafyada uygulanmış yapılar buraya taşınırken devam etti.

Binalar yapılırken onların nasıl yaşayacağı ikinci plana bırakıldığında ise iyice büyüdü.

Çünkü bir şehrin tarihini yaşatmak eski görünümlü binalar yapmak değildir.

O şehrin hafızasını, mimarisini, sokağını, insanını ve yaşam biçimini anlayabilmektir.

Kale’ye her baktığımda bu yüzden aynı soruyu soruyorum:

Binalar var.

Taş var.

Ahşap var.

Peki Sivas nerede?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yunus BUDAKTAŞ Arşivi

BİR HAKAN, BİR YUSUF, BİR CÜMLE

16 Eylül 2026 Çarşamba 09:42

Eleştiriye Tahammülsüzlük…

31 Ağustos 2026 Pazartesi 13:56

Rukiye Toy'a Bir Çiftçi Hesabı!

19 Ağustos 2026 Çarşamba 09:46

Çerçeve Yasanın Tek Çerçevesi PKK mı?

12 Ağustos 2026 Çarşamba 12:39

ŞEHİT ANALARININ DUASI KADAR AHI DA VARDIR

06 Ağustos 2026 Perşembe 11:05

PLANSIZLIĞIN BEDELİNİ SİVAS ÖDÜYOR

20 Temmuz 2026 Pazartesi 11:21

Asgari Değil, Asgariyet

24 Aralık 2025 Çarşamba 09:52

“Meydanı Boş Bulanlar Kulübü”

11 Aralık 2025 Perşembe 10:49